18.05 Servis Kalkış Sprinti ve Büyükdere Caddesi Kurtlar Sofrası
Saat 17.58'de bilgisayar ekranını kapatıp pardösüsünü sırtlayan personelin -2. kat otoparkına başlattığı nefes kesen depar, kaçırılan 1 dakikanın yarattığı Maslak metrosu travması ve servis içi arka koltuk hiyerarşisi.
18-05-servis-kalkis-sprinti-ve-buyukdere-caddesi-kurtlar-sofrasi
Saat tam 17.58 suları. Soğuk beyaz floresanlar altında derin bir sessizlik başlar. Klavyeler anında susar, fare tıklamaları bıçak gibi kesilir.
Yüz yirmi çalışan monitörün sağ alt köşesine kilitlenmiştir: 17.58.12.
İki dakika sonra mesai bitecektir. Fakat bu sıradan bir mesai bitişi değildir. Büyükdere Caddesi kurtlar sofrasına düşmeden önceki son tahliyedir.
Fermuarlar aynı anda çekilir, çanta tokaları hızla şakırdar. Montlar askılıklardan adeta paraşüt refleksiyle kapılır.
Hedef bellidir: Eksi ikinci kattaki egzoz kokulu otopark. Orada beyaz Mercedes Sprinter rölantide titremektedir. Kadıköy-Ataşehir servisi yola çıkmaya hazırdır.
O servis saat 18.05’te debriyajı bırakacaktır. Bir saniye bile beklemez, geride kalana asla acımaz.
I. 17.58 Pususu: ‘Çıkmadan İki Dakika Bakabilir miyiz?’
Kurumsal plazada saat 17.58 tam bir mayın tarlasıdır. En büyük tehlike daima yan masadan gelir.
Kıdemli İş Analisti Hakan sırt çantasını kucağına almıştır. Gözleri kapıdadır, bacak kasları depar için gerilmiştir.
Tam o sırada sol çaprazdan tanıdık bir ses yükselir:
— “Hakancım, çıkmadan şu sprint tablosuna iki dakika bakalım mı?”
Soru son derece masum görünür, fakat kurumsal bir suikasttır. Soruyu soran Ürün Yöneticisi Selin’dir. Selin servise binmez, alt kattaki kapalı otoparkta mini SUV’si yatmaktadır.
Hakan başını çevirmez, gözlerini ekrandan asla ayırmaz:
— “Selin Hanım, yarın sabah sync toplantısında ilk madde yapalım.”
— “Notlarımı Jira’ya push ettim, acil bir saha mutabakatım var.”
— “Hangi saha bu saatte Hakan?”
— “Dikey lojistik sahası Selin Hanım, yarın görüşürüz.”
Hakan koltuğundan anında fırlar, bilgisayarın kapağını tek hamlede çarpar: Çat!
Bahsettiği dikey lojistik sahası yangın merdivenidir.
Plazada 17.58’de nezaket kuralları askıya alınır. Slack pencereleri yanıtsız bırakılır, Teams aramaları görmezden gelinir. Telefonlar sessize alınır.
18.05 servisini kaçırmak sadece bir arabayı kaçırmak değildir. Akşam trafiğinde en az iki saat kaybetmektir. İTÜ Ayazağa metrosunun nemli turnikelerinde insanlık onurunu teslim etmektir.
Büyükdere Caddesi akşamları bir yol değildir, tekerlekli açık cezaevidir. Maslak ve 4. Levent servis bekleme cepleri tamamen kilitlenir. Kendi aracıyla çıkan müdür Levent’e kırk dakikada gidemez. Servis şoförü ise emniyet şeridi cambazıdır.
— “Hakan nereye koşuyorsun, direktör slaytı yeni açtı!”
— “Direktöre selam söyle Burak, benim FSM Köprüsü randevum var!”
II. Yangın Merdiveni Deparı: 58 Katlık Dikey İniş
Saat 17.59 olur.
Asansör lobisinde tam bir sinir harbi yaşanır. Kırk katlı kulede herkes aynı anda çağırma tuşuna basar.
Akıllı paneller delirmeye başlar, kabin her katta durur. İçeri giren her yeni insan kapıyı sekiz saniye geciktirir. Asansör beklemek tüm serveti tek zara yatırmaktır.
Deneyimli kurtlar asansör beklemez, ağır çelik yangın kapısına koşar.
Kapı gıcırtıyla geriye itilir: Güüüüm!
Topuklular çantalara tıkılmıştır, babetler ayağa geçirilmiştir. Sırt çantaları göğse bastırılır, aşağıya doğru insan seli akar.
Tam elli sekiz sahanlık, bin yüz altmış basamak. Beton basamaklarda kontrolsüz ayak sesleri yankılanır.
— “Sol şeridi boş bırakalım arkadaşlar, yığılma yapmayalım!”
— “Burak basamağa dikkat et, tutun korkuluğa!”
— “Tutunamam Selin, nabzım yüz altmışa vurdu, servis kalkacak!”
Veri Mimarı Burak merdiven boşluğunda depar atar. Akıllı saati öter: Yüksek kalp atış hızı algılandı. Burak şirket taramasında hareketsiz çıkar, fakat yangın merdiveninde maratoncuları kıskandırır.
On altıncı katta insan kaynakları ekibi merdivene dalar. On birinci katta muhasebe içeri katılır, omuz omuza çarpışmalar başlar.
Merdivende unvanlar tamamen sıfırlanır, ciğeri yeten kazanır.
— “Pardon müsaade eder misiniz, çantam trabzana takıldı!”
— “Bırak çantayı kardeşim, dört dakika kaldı!”
Eksi birinci kat hızla geçilir, son iki sahanlık kalmıştır. Bacak kasları titremektedir, fakat hedef nihayet görünür. Eksi iki otopark kapısı omuz darbesiyle açılır.
III. Eksi İkinci Kat Otoparkı ve Arka Dörtlü Oligarşisi
Eksi ikinci katın havası başkadır. Loş sarı floresanlar cızıldar, dev galvaniz borular uğuldar. Kesif bir dizel egzoz dumanı genzi yakar.
Beyaz minibüsler sıra sıra dizilmiştir, motorlar rölantide çalışır.
İçeri dalan beyaz yakalı derin bir nefes alır. Araba henüz gitmemiştir, fakat şimdi koltuk savaşı başlar.
Servis içinde kurumsal organizasyon şeması asla sökmez. Burada kabile kanunları geçerlidir, en kritik yer arka koltuktur.
O arka dörtlü koltuk şirketin gayriresmi oligarşisine aittir. Sekiz yıllık kıdemli sistem yöneticileri ve bordrocular orayı parsellemiştir. İnsan kaynakları direktörü bile o koltuğa oturamaz.
Yeni işe giren toy bir uzman arka koltuğa yönelir. Çantasını tam bırakacakken sert bir el omzuna dokunur:
— “Kardeşim orası Cengiz Bey’in yeri, öne geçiver, klima çarpar.”
Uyarı son derece naziktir, fakat açık bir kurumsal infazdır. Cengiz Bey henüz merdivendedir, fakat montu koltuğa çoktan serilmiştir.
Arka dörtlü çetesi şirket içi gayriresmi kabinedir. Kimin priminin kesileceği, kimin istifa edeceği önce burada konuşulur. Onlar için servis eve dönüş değil, sansürsüz iktidar alanıdır.
Orta sırada ise cam ve klima kavgası patlak verir:
— “Camı iki parmak aralayalım, içerisi motor koktu.”
— “Kapatın lütfen, boynum tutuluyor, rüzgar enseme vuruyor!”
— “Havasızlıktan bayılacağız hanımefendi, otuz beş derece oldu burası!”
— “Montunuzu çıkarın o zaman, benim kronik sinüzitim var!”
Ön koltukta oturan Genel Müdür Danışmanı arkasını dönmez. Gözlerini dikiz aynasından yola kilitler.
IV. Şoför Tahsin Kaptan: Merhametsiz Debriyaj
Servisin mutlak hükümdarı şirket CEO’su değildir. Direksiyondaki Tahsin Kaptan tek otoritedir.
Tahsin Kaptan elli beş yaşındadır, kalın bıyıklıdır. Büyükdere Caddesi’nin trafik ritmini meteoroloji uydularından iyi bilir. Hangi servis cebi boş, hangi yan yol açık, kafasındaki radarla çözer.
Tahsin Kaptan’la iyi geçinmek hayatta kalma meselesidir. Şirkette gizli bir WhatsApp grubu kuruludur:
— “Tahsin Abi merdivenden iniyorum, otuz saniyeye oradayım, bekle!”
— “Tahsin Kaptan koşuyorum, genel müdür son anda tuttu, basma gaza!”
Tahsin Kaptan cevap yazmaz, mesajlara çift mavi tik bırakır.
Yılbaşında hediye getirene otuz saniye tolerans tanır. Diğerlerine ise tek bir saniye bile vermez.
Saat tam 18.04.30 olur.
Tahsin Kaptan tespihini vites koluna bırakır, emniyet kemerini takar. Ayağı debriyaja gider, motor devri yükselir.
— “Kaptan, Hakan Bey koşuyor, otopark kapısından çıktı!”
Tahsin Kaptan dikiz aynasını düzeltir, kaşlarını sertçe çatar:
— “Arkadaki Levent servisine binsin, köprü trafiği kilitleniyor, bekleyemem.”
V. 18.05.00: Kapı Hidroliğinin Tıslaması
Saat tam 18.05.00.
Kapı hidroliği tıslar: Tıssss!
Pnömatik kapı iki kanadı birbirine kenetler: Şak!
Dışarıda, camın arkasında kan ter içinde Hakan belirir. Kravatı omzuna fırlamıştır, yüzü kıpkırmızıdır. İki eliyle servisin otomatik kapısına vurur:
— “Tahsin Abi aç kapıyı, geldim, vallahi geldim!”
Tahsin Kaptan başını bile çevirmez, sol sinyali yakar. Minibüs rölantiden çıkar, lastikler otopark zemininde hafifçe ciyaklar.
İçeriden başka bir yolcunun sesi yükselir:
— “Kaptan yürü sen yürü, dün bekledik köprüde mahvolduk!”
İşte plazanın acımasız kanunu tam olarak budur. Koltuğa oturan kişi saniyeler içinde zihniyet değiştirir. Beş dakika önce merdivende koşan mazlum, koltuğa geçince acımasızlaşır. Dışarıda kalanın çilesi içeridekini zerre kadar ilgilendirmez.
Minibüs otopark rampasını tırmanmaya başlar. Dikiz aynasında Hakan’ın çaresiz silüeti küçülür ve karanlıkta kaybolur.
18.05 servisi zamanın mutlak efendisidir, asla merhamet göstermez.
VI. Bir Dakikanın Bedeli: İTÜ Ayazağa Turnikeleri
Hakan için kıyamet otopark zemininde kopmuştur.
Minibüsün arkasından çaresizce baka kalır, saat 18.05.42’dir. Kaçan şey sıcak bir ev ve akşam yemeğidir.
Önünde tek bir seçenek kalmıştır: İTÜ Ayazağa metro istasyonu.
Döner kapıdan Büyükdere Caddesi’ne adım atar. Yağmur çiseler, cadde trafiği Maslak yokuşunda tamamen kilitlenmiştir. Yüzlerce kırmızı stop lambası yolu kan kırmızı bir şerit gibi sarar.
Metroya doğru yürüyen yüzlerce beyaz yakalı vardır. Bakışları boştur, hepsi aynı yenilginin neferleridir.
Plazalar çıkışındaki turnike sırası caddeye taşmıştır. Kartı okutur: Dıııt!
Merdivenlerden indikçe ıslak mont, nem ve ter kokusu genzi yakar. Peron mahşer yeridir, binlerce insan raylara bakar.
İlk tren gelir, vagonlar hıncahınç doludur. Kapılar açılır, kimse inemez, kimse içeri sığamaz. Kapılar iki kez çarpar: Daaan!
Hakan ancak üçüncü trene biner, 0,3 metrekarelik boşluk bulur. Sırtı kapı camına yapışır.
— “Lütfen içeri doğru ilerleyin, kapı önünü kapatmayın!”
Makinistin anonsunu kimse dinlemez, çünkü ilerleyecek yer yoktur. Yanındaki personelin ıslak şemsiyesi paçasına değer. Karşıdaki danışmanın sırt çantası kaburgasına batar.
- Levent ve Gayrettepe duraklarında izdiham daha da büyür.
Hakan başını buğulu vagon camına yaslar. Eğer Selin’in sorusuna cevap vermeseydi, şu an servisin sıcak koltuğunda olacaktı.
Bir dakikalık gecikmenin faturası çok ağırdır: Soğuk bir akşam yemeği ve tükenmiş bir beden.
Maslak kulelerinde milyar dolarlık bilançolar yönetilir. Fakat asıl varoluş savaşı saat 18.05’te otopark bariyerinde verilir.