Kasımın en dondurucu salı sabahı İstanbul Finans Merkezi’nin kuleleri gri bulutları deler. Türkiye’nin en yüksek binası olan 353,9 metrelik TCMB Kulesi göğe yükselir; yanında Ziraat’in ikiz kuleleri, Halkbank ve Vakıfbank blokları dimdik durur.

Saat 08.15. Poyraz avluyu döver. Granit meydan buz tutmuştur ve yürüyen bankacı kafilesi kutup kaşiflerine benzer; herkes rüzgâra karşı iki büklüm ilerler. Kulelerin cam cephesine çarpan hava tiz bir uğultu çıkarır, hemen ardından o tanıdık madeni ses duyulur: Çat! Kırk telli şemsiyeler saniyeler içinde ters yüz olur, ince çelik teller çıtırdayarak kırılır, şemsiyeler donmuş parmaklardan fırlayıp mermerde sürüklenir.

Şemsiye Mezarlığı

Vakıfbank kulesinin döner kapısına sığınan Kıdemli Hazine Uzmanı Hakan kabanını silkeler ve parçalanmış şemsiyesini lobideki çöp kovasına fırlatır. Kovada aynı sabah kırılmış onlarca siyah şemsiye yatmaktadır. Arkasından Ziraat’ten meslektaşı Merve Hanım dalar, ıslak saçları yüzüne yapışmıştır.

“Hakan Bey geçmiş olsun, sizinki de mi pert oldu?”

“Gitti Merve Hanım. Bu ay kırdığım dördüncü şemsiye.”

“Ben vazgeçtim, yarın kayak kaskıyla geleceğim. Az önce kravatım boynuma dolandı, lensim fırlıyordu.”

Güvenlik görevlisi paspasla yanaşır:

“Hakan Bey hoş geldiniz, rüzgâr koridoru bugün yine çok fena.”

“Sağ ol Şaban Usta. Burada şemsiye tamircisi açsak holding kurardık.”

Merve Hanım peçeteyle yüzünü kurular:

“Levent’teki eski binamızda metrodan çıkıp kırk metre yürürdük. Sokağın simit kokusunu içimize çekerdik.”

“Orada sokak vardı Merve Hanım. Burada rüzgâr ve granit var.”

Boğaz Hattından Otoyol Çölüne

Yıllarca Levent’te, Maslak’ta, Karaköy Bankalar Caddesi’nde çalışmış ekipler için Ataşehir’e taşınmak kültürel bir şoktu. Kamu bankalarının genel müdürlükleri tarihi binalarından sökülüp Ataşehir ile Ümraniye sınırındaki bu beton vadiye getirildi. Levent Çarşı’daki esnaf lokantasında kuru fasulye bitti, Nispetiye’nin kafeleri tarihe karıştı; İFM’de sokak yoktur, x-ray cihazları ve bariyerler vardır. Beşiktaş’tan yirmi dakikada işe giden direktörler artık her sabah köprü çilesi çekiyor, metro şantiyelerinin arasında otobüs kuyruklarında ömür tüketiyor. Anıtsal lobiler insanı ezer; çalışan kendini uzman değil, antik bir tapınakta harcanabilir bir nefer gibi hisseder.

Hukuk Müşaviri Mehmet Bey otuzuncu kattan aşağıdaki vadiye bakar:

“Levent’teyken saat altıda kapıdan çıkınca hayatın göbeğindeydik. Şimdi adım atıyorsun, sağın TEM, solun viyadük.”

“Dün akşam yürüyüş yapayım dedim abi, kendimi kamyon bariyerinde buldum.”

“Çıkış yok Burak. Burası asfalt denizinin ortasında bir yalnızlık adası.”

“Bugün Öğlen Nereye Gideceğiz?”

Saat 12.15’te asansörlerin önünde her gün aynı soru yankılanır. Seçenekler üç kısır ihtimalden ibarettir. İlki eksi ikinci kattaki banka yemekhanesidir: yüzlerce metal tepsi aynı anda şakırdar, masada birim müdürüyle gerilim başlar. İkincisi AVM katlarıdır: dışarıda fırtına olduğu için herkes oraya iner, gün ışığı görmeden fast-food kuyruklarında kırk dakika beklenir. Üçüncüsü dışarı çıkıp yürümektir; otoyol kenarındaki patikalarda bir saatlik öğle arasında bunu denemek cesaret ister.

Hakan yemekhanedeki plastik sandalyeye çöker:

“Dün AVM katındaki dönerciye indik, sipariş 12.52’de geldi.”

“Yiyebildiniz mi bari?”

“Ne yemesi Merve Hanım. Dört yüz lira verip dürümü çiğnemeden yuttuk.”

“Ben artık marketten sandviç alıp masamda yiyorum.”

“En mantıklısı. Yerin altında sıra beklemek insanı toplantıdan çok yoruyor.”

İFM’de öğle yemeği sosyalleşme değildir; bilgisayar başına dönmek için acele bir yakıt ikmalidir.

Rüzgâr Tüneli Etabı

Sabahları metro çıkışlarında 8K ya da 13H otobüsü beklenir. Soğukta nefesi buharlaşan bankacılar kapılara hücum eder.

“Arkaya doğru sıkışalım beyler, sırt çantalarını kucağınıza alın!”

Otobüsten inince asıl kabus başlar. Kule girişine kadar açık granit meydan yürünmelidir ve personel bu parkura gayriresmi olarak “rüzgâr tüneli etabı” adını takmıştır. Kabanlar pelerin gibi havalanır, boyundaki kart askıları yüze tokat gibi çarpar. Turnikeye ulaşan her uzman savaştan çıkmış bir gazidir.

“Burak, kravatın omzunda bayrak gibi uçuşuyor.”

“Kravatı boşver Ahmet, bacaklarımı hissetmiyorum.”

“Kösele ayakkabıyla bu granitte kayan kaçıncı kişiyim, unuttum.”

“Dün Hazine’den bir müdür yardımcısı düştü, evrakları otoyola kadar uçtu.”

Mermer Sessizliği

İçeride cilalı mermer ve ahşap kapılar her fısıltıyı yutar. Burada Maslak’taki gibi puf koltuk göremezsiniz; her şey ağırbaşlı, resmî ve hiyerarşiktir.

“Müfettişler raporu bitiremedi mi? Genel Müdür saat ikide brifing istiyor.”

“Efendim sistemde gecikme var, yetkiyi elle açtırmaya çalışıyoruz.”

“Derhal çözün. Genel Müdür ekranda tek saniyelik gecikme görmesin!”

Koridorlar öyle uzundur ki kimse koridorda dolaşmaz; herkes dahili telefonla konuşur. Burası dikey bir yalnızlık anıtıdır.

Saat 18.25’te kulelerin zirveleri karanlık göğe kırmızı ışık saçar. Sabahki fırtına dinmemiştir. Hakan döner kapıda durur, yakasını kaldırır. Şaban Usta çöp kovasından sağlam kalmış tek şemsiyeyi çekip uzatır:

“Bunu alın Hakan Bey. Sabahtan beri kimse sahip çıkmadı.”

Hakan meydana adım atıp şemsiyeyi açar. Çat! Beşinci şemsiye, ayın rekoru olarak kovadaki yerini alır.