Perşembe sabahı Ataşehir’in göbeğinde, iki sivri ucuyla birlikte 301 metreye uzanan bir kule yükselir. Metropol İstanbul, karma yaşam konseptinin en uç örneğidir: rezidans, devasa bir alışveriş merkezi ve ofisler aynı yerleşkede birleşir. Kâğıt üzerinde her şey bir şehir rüyasıdır; asansörden inip sinemaya gidebilir, bir kat aşağıda market alışverişi yapabilirsiniz. Ama ofisinize ulaşmak için önce bir tüketim mabedini yarmanız gerekir.

Saat 08.50. Girişteki döner kapının önünde sabah kuyruğu oluşmuştur. Kıdemli avukat Ceyda ile denetim müdürü Sinan kapıda karşılaşır.

“Ceyda Hanım günaydın, yetişebilecek miyiz? Toplantıya on dakika var.”

“Güvenlik sırası yine otoparka kadar uzamış Sinan Bey. X-ray’lerden biri bozulmuş galiba.”

“Her sabah aynı arama. Şüpheli şahıs gibiyiz.”

“AVM güvenliği burası, plaza lobisi değil.”

“Arkada bebek arabası var, topuğuma çarpıyor. Sabahın bu saatinde bebeğin AVM’de ne işi var?”

“Annesi sabah yürüyüşüne çıkarmış.”

“Biz de bütçe yürüyüşüne çıkıyoruz mecburen.”

X-Ray Bandında Laptop

Güvenlik kapısı bir karmaşa alanıdır. Bir yanda takım elbiseli, kravatlı çalışanlar, öbür yanda sabah sporu yapan site sakinleri ve erken gelen müşteriler. Bandın üzerindeki eşyalar trajikomik bir tezat oluşturur: siyah deri laptop çantasının hemen ardından bir puset, yanında renkli alışveriş poşetleri.

“Metal eşyaları plastik kaba bırakın lütfen!”

“Ceketimi de mi çıkarayım? Saat dokuzda genel müdürle kritik toplantım var!”

“Prosedür böyle beyefendi, herkes sırasını bekleyecek.”

“Kartlı geçiş turnikesi koysanız olmaz mıydı?”

“Burası halka açık alan beyefendi.”

“Ofis kulesi girişi nerede peki?”

“İçeriden sağa dönün, çocuk oyun alanını geçin. Trambolinlerin hemen arkasında lobi kapısı var.”

“Şaka gibi bir planlama.”

“Mimari harikası diyorlar efendim, biz görevliyiz.”

Sinan kemerini alelacele takar, laptopunu çantaya tıkıştırır. Topuk sesleri tavanda yankılanarak mermer koridora koşarlar.

Scooterlar Arasında

Cilalı beyaz mermer o kadar kaygandır ki kösele ayakkabılar kayar. Renkli scooterlı çocuklar hız denemesi yapar; biri tam Sinan’ın bacağına çarpacakken sıyrılır.

“Dikkat etsene be çocuk!”

“Pardon amca, fren biraz zor tuttu.”

“Amca mı? Ben otuz iki yaşındayım daha!”

“Sakin olun Sinan Bey, çocuk o.”

“Şu bebek arabasına bakın, genişliği iki metre var. Korna taksalar bari.”

“Vitrinlerde bikini reklamı parlıyor, biz icra dosyası taşıyoruz.”

Her vitrin bambaşka bir tüketim masalı fısıldar: lüks parfümler, ışıklı spor ayakkabılar, pırlanta kolyeler. Çalışanların tek arzusu ise yirmi ikinci kata sağ salim varmaktır.

Patlamış Mısır Kokusunda Bütçe Raporu

Saat 11.00’de AVM uyanır. Kepenkler gürültüyle kalkar, sinemanın mısır makineleri dönmeye başlar. Şekerli, tereyağlı koku menfezlerden ofis katlarına kadar tırmanır. Yirmi ikinci kattaki risk yönetimi toplantısında oda buram buram karamelize mısır kokmaktadır.

“Ceyda Hanım, bu koku nereden geliyor?”

“Aşağıdaki sinemadan Genel Müdürüm. Birazdan hamburger de gelir, öğleye doğru fast-food katı ızgaraları yakar.”

“Biz burada yüzde 12 zarar yazmışız, her yer mısır kokuyor! Camı açın!”

“Cam açılmıyor efendim.”

“O zaman mısır kokusunu soluyarak zarar tablosunu inceleyeceğiz.”

“Öğleden sonra sinemaya bilet alırız artık.”

Masadakilerin iştahı kabarır, gözler dalar. Bütçe kalemleri konuşulurken herkesin aklında vizyondaki filmler vardır.

Fast-Food Katında Kaybolan Misafir

Öğle saatinde dışarıdan gelen misafirler için ofisi bulmak bir kâbustur. Ankara’dan gelen kıdemli bir bakanlık müfettişi lobi yerine yemek katına dalar.

“Alo, Fahri Bey nerede kaldınız?”

“Evladım bir yerdeyim ama etrafımda dönerciler var. Tabelada kule yazıyordu, merdivenden yukarı çıktım.”

“Orası yemek katı efendim, pidecinin yanından geri dönün.”

“Dönemiyorum, arkamda yüz kişilik hamburger kuyruğu var. Çabuk gel kızım, üzerime ketçap sıçrayacak.”

“Hangi restorandasınız?”

“Tavuk dönercinin önündeki plastik palmiyenin dibindeyim.”

Müfettiş kalabalığın arasından güçlükle çekip çıkarılır. Asansörde hâlâ burnunu tutmaktadır:

“Ceketim tamamen kızartma koktu. Bakanlıkta böyle karmaşa görmedim.”

Bando ve Prim

Alt katlardaki neşeli pop şarkıları asansör boşluklarından yukarı sızar. Yukarıda herkes gürültü önleyici kulaklığını takmıştır.

“Sinan Bey, analiz tablosunu bitirdiniz mi?”

“Bitiriyorum, ama aşağıda bir mağaza açılışı var galiba, bando çalıyor.”

“Bando mu? Yirmi ikinci kattayız biz Allah aşkına!”

“Az önce hoparlörden indirim anonsu da duydum. Deri ceketlerde yüzde 50.”

“Bizim primlere de indirim yapmasınlar bari bu ay.”

Klavyeler tıkırdar, kulaklarda hâlâ uzaktan bir davul vardır: Güm… güm…

Çıkış

Saat 18.30’da kule asansörü zemine iner ve çalışanlar doğrudan AVM’nin ışıltılı vadisine düşer. Sokak kapısına ulaşmak için yine yüzlerce metrelik koridor yürünecektir.

“Bir yorgunluk kahvesi alıp mı çıksak?”

“Sakın Ceyda Hanım, bir kafeye oturursak iki saat kalkamayız.”

“Şurada çok zarif bir çanta gördüm ama.”

“Unutun. Maaşımızın yarısı o etiket.”

Dış kapı görünür. Tam o sırada sabahki scooterlı çocuk yanlarından süzülür:

“İyi akşamlar amca!”

Sinan ağzını açar. Ceyda koluna dokunur:

“Bırakın Sinan Bey. Bugün x-ray’i, mısırı ve bandoyu atlattınız. Amcayı da kabul edin artık.”