Salı sabahı Büyükdere Caddesi’nin üzerine kurşun rengi bulutlar çöker. Gök gürültüsü kulelerin cam cephelerinde yankılanır ve bardaktan boşanırcasına bir sağanak başlar. Birkaç dakika içinde rögarlar taşar, mazgallar sarı çınar yapraklarıyla ve plastik kahve bardaklarıyla tıkanır. Kaldırımla yol arasındaki kot farkı kaybolur; en sağ şerit bulanık bir çamur gölüne döner.
O sırada kaldırımda kıdemli strateji direktörü Hakan Bey yürümektedir. Üzerinde Milano’da özel diktirdiği açık gri yün takım, boynunda saf ipek kravat, ayağında el yapımı deri ayakkabılar vardır. Saat 09.15’te Londra’dan gelen fon ortaklarına kritik bir sunum yapacaktır. Elindeki siyah, rüzgâr geçirmez şemsiyenin altında kendini tamamen güvende hisseder.
Ne var ki sağ şeritte kaldırıma yaklaşan siyah bir SUV vardır. Devasa lastikler su birikintisine saatte altmış kilometreyle dalar ve kaldırıma kahverengi bir tsunami yükselir: Şşşşaaaaak! Çamurlu, sarı, yağlı su Hakan Bey’i tepeden tırnağa kaplar.
“Hakan Bey, iyi misiniz?”
“İyi miyim Ersin? Görmüyor musun üzerimdeki felaketi? Plakasını alabildin mi bari o canavarın?”
“Su perdesinden hiçbir şey görünmedi efendim. Şemsiyeyi aşağı doğru siper etseydiniz keşke.”
“Gökten yağan yağmura tuttum Ersin, yerden gelecek çamur dalgasını nereden bileyim?”
Venedik, Büyükdere şubesi
Büyükdere Caddesi Türkiye’nin finans vadisidir; her gün milyarlarca liralık işlem buradan geçer. Ama tek bir şiddetli yağmurda cadde Venedik kanallarına döner. Yayalar kaçışır, şeffaf yağmurluk satan seyyar satıcılar bir anda yerden biter: “Yağmurluk elli lira, şemsiye yüz lira!”
Hakan Bey kaldırımda kaskatı durur. Yüzünden çamurlu damlalar süzülür, ağzına hafif bir motor yağı tadı gelir. Tükürür, şemsiyesini havada sallar.
“Kule dikmeyi biliyorlar ama bir su borusu döşeyemiyorlar!”
“Sakin olun efendim, tansiyonunuz fırlayacak. Toplantıyı yarına ertelesek?”
“Londra ekibi otelden çıktı Ersin. Erteleme şansımız sıfır.”
“O zaman bir mağazaya girip yeni takım alalım.”
“Bu saatte hangi mağaza açık?”
“Doğru, AVM’ler ona kadar açılmaz.”
Bin iki yüz euro nakit ödenmiş o asil kumaş, şu anda kanalizasyon suyunu sünger gibi emmektedir. Ceketin ağırlığı iki katına çıkmış, pantolon bacaklara yapışmış, her adımda vıcık vıcık sesler çıkarır. Çoraplar bataklığa dönmüştür.
“Şu büfeden peçete alalım, en azından kaba suyunu alırız.”
“Kaba olan bu şehir Ersin, çamur sadece doğal sonucu.”
“Felsefe yapacak vaktimiz kalmadı efendim, kapıya vardık.”
Döner kapıda güvenlik görevlisi Ahmet onları karşılar.
“Hakan Bey! Ne oldu size sabah sabah?”
“Yoldan geçen bir canavar yıkadı bizi Ahmet. Lobiye bu halde girebilir miyim?”
“Girersiniz tabii efendim, ama mermerler ıslanır, kayabilirsiniz.”
“Ben kaymaktan değil, rezil olmaktan korkuyorum.”
Islak mendil faciası
Lobideki lavaboya sığınırlar. Ersin danışmadan koca bir paket ıslak mendil kapmıştır. Hakan Bey ceketini mermer tezgâha serer, mendili kolundaki lekeye sertçe bastırır. Mendil lekeyi temizlemez, çamuru kumaşın gözeneklerine iyice yayar. Açık gri kolun üstünde koca, siyah bir halka belirir.
“Ersin ne yaptın! Leke iki katına çıktı!”
“Bastırmayın dediler efendim, hafif hafif dokunduracaktınız.”
“Bunu bana mendili sürmeden önce söylesene be adam!”
“Kurutma makinesine tutalım mı?”
“Çamur kurursa toz olur, lağım gibi kokar.”
“Otopark görevlilerinden bir yelek bulalım o zaman.”
“Burası uluslararası yatırım bankası Ersin, otoparkçı yeleğiyle mi sunum yapayım?”
“Kravatınız temiz kalmış en azından.”
“Kravat temiz olsa ne yazar, altım çamur deryası!”
O sırada lavaboya başka bir departmanın direktörü Murat Bey girer. Hakan Bey’in halini görünce bıyık altından güler, sonra nezaketen ciddileşir.
“Geçmiş olsun Hakan Bey, Büyükdere yine yapacağını yapmış. İngilizler toplantı odasında sizi bekliyor bu arada.”
“Sağ olun Murat Bey. Kentsel bir tecrübe yaşadık.”
Kırkıncı katta çamur zırhı
Hakan Bey ceketini yeniden giyer, düğmelerini sonuna kadar ilikleyip gömlekteki lekeleri saklar. Pantolon için yapılacak bir şey yoktur; sol bacak baştan aşağı kahverengi bir zırhla kaplıdır. Hızlı asansör kırkıncı kata çıkar, kulaklar tıkanır. Yönetim katında kalın halılar adım seslerini yutar. Fon yöneticileri büyük cam masada oturmaktadır.
“Good morning, Mr. Hakan. Are you alright? Your suit looks a bit… unusual today.”
“Ah, yes. A little authentic Istanbul morning experience. A luxury SUV gave me a free mud bath on Buyukdere Street.”
“Oh, terrible! City drainage problems?”
“Exactly. But our operational cash flow is much cleaner than my trousers.”
İngilizler kahkahayı basar, odadaki buzlar erir. Hakan Bey kumandayı alır, ilk slaytı açar ve çamurlu pantolonuyla dimdik ayakta rakamları anlatır. Sunum iki saat sürer; yüz milyon dolarlık sendikasyon kredisi onaylanır, heyet tek tek elini sıkıp ayrılır.
Hakan Bey boş salonda cam cepheye yürür. Aşağıda Büyükdere hâlâ gri bir yağmurun altındadır, trafik kilitlenmiştir, siyah cipler su birikintilerini yara yara ilerler. Paçalarından kurumuş çamur tozları halıya dökülür.
“Ersin, bana şekersiz bir filtre kahve getir.”
“Hemen efendim. Tebrik ederim, harika bir zaferdi. Takımı kuru temizlemeye gönderelim mi?”
“Gönder. Leke çıkmazsa çerçeveletip odamın duvarına asacağım.”
“Altına ne yazdıralım efendim?”
“Operasyonel nakit akışı. Pantolondan temiz.”



