Eylül ayının ilk perşembesi. Maslak’taki plazanın on dokuzuncu katında yalnızca mekanik klavye tıkırtıları duyulur. Klima 21 dereceye ayarlıdır ve ofis yine de soğuktur.

Finansal modelleme kıdemli analisti Caner gözlerini iki dev monitörden kaçırıp sağ ekrandaki LinkedIn sekmesine bakar. Üç yıldır dişe dokunur zam alamamıştır. Sokaktaki enflasyon şirketin verdiği yüzde 24’ü çoktan geride bırakmıştır. Caner’in sabrı tükenmiştir.

Profil ayarlarına girer. Karşısına iki seçenek çıkar: “Yalnızca işe alım uzmanları” ya da “Tüm LinkedIn üyeleri”. Caner artık korkakça yaşamak istemez; ses getirmek ister. İkinciyi seçer. Profil fotoğrafının etrafına fosforlu yeşil bir halka oturur: #OpenToWork.

Saat 10.14’tür. Caner arkasına yaslanır, termosundan soğuk filtre kahvesini yudumlar. Huzur tam dokuz dakika sürer.

Koridorun başındaki cam kapı açılır, topuk sesleri yaklaşır. Gelen İK İş Ortağı Pelin Hanım’dır; yüzünde yapay bir tebessüm, elinde seramik bir kupa. Bölme paneline dirseğini dayar.

“Caner’cim, günaydın. Çok yoğun musun?”

Caner sekmeyi hızla kapatıp boş bir Excel’e geçer.

“Bütçe konsolidasyonuna bakıyordum Pelin Hanım.”

“Harika. Bize on beş dakika ayırabilir misin? Küçük toplantı odasında kariyer yolculuğunu konuşalım.”

Caner’in boğazı kurur. Halka fark edilmiştir.

İK’nın Radarı

Plaza çalışanları LinkedIn’i masum bir sosyal ağ sanır. “Tüm LinkedIn üyeleri” seçeneği ise adı üstünde, herkese açıktır: işe alımcılara da, kendi şirketinizdekilere de. Pelin Hanım’ın ekranında bir de kendi kurduğu kayıtlı bir liste vardır. Listenin vitrindeki adı “İç Yetenek Havuzu”dur, kendi arasındaki adı “Kritik Risk Radarı”. Biri unvanını mı değiştirdi, yeni bir sertifika mı ekledi, bir headhunter’la mı bağlantı kurdu? Pelin Hanım görür. Yeşil halka yandığında ise görmemek mümkün değildir.

O sabah 10.16’da Pelin Hanım yasemin çayını yudumlarken Caner’in profil fotoğrafı yeşil çerçeveyle ekrana düşer. Fincan masaya çarpar, çay evrakların üstüne sıçrar. Dahili hattan direktörü arar.

“Merve Hanım, acil durum var. Caner yeşil halkayı yaktı. Bütün Maslak görüyor.”

“Nasıl olur? Caner üçüncü çeyrek regülasyon raporunun tek imzacısı. Hemen odaya çekin, nabzını yoklayın.”

Biz Bir Aileyiz Caner

Toplantı Odası B’nin camları buzlu folyoyla kaplıdır. Caner masanın dar ucunda oturur, bacakları hafifçe titrer. Karşısında Pelin Hanım ve Departman Müdürü Serdar Bey vardır.

“Caner’cim, seni ne kadar takdir ettiğimizi biliyorsun, değil mi?”

“Caner, biz burada sadece bir ekip değiliz. Biz büyük bir aileyiz. İletişimi asla koparmamalıyız.”

“Tam olarak neyi konuşuyoruz Serdar Bey?”

Pelin Hanım tableti çevirir. Ekranda yeşil halka neon gibi ışıldar.

“Bunu konuşuyoruz. Sabah 10.14’te aktif etmişsin.”

“Bu benim kişisel hesabım. Yasal bir engel yok.”

“Tabii ki yok. Ama dışarıdan bakan biri ne der? ‘O şirkette huzursuzluk var’ demez mi? Sen departmanın yüzüsün.”

“Ayrıca yeşil halka zayıflık göstergesidir Caner. Headhunter’lar halkalı adayı yüzde 30 ucuza kapatır. Biz bunu senin kariyerin için söylüyoruz.”

“Peki sekiz aydır bekleyen zam talebim ne olacak?”

“Elbette masada. Ama şimdi bu halkayı koyarsan Genel Müdürlük ‘sadakati sallantıdaki personele bütçe ayıramayız’ der.”

Mesaj açıktır: ya halka kalkar ya fatura kesilir.

Sadakat Borcu

İK masasının en sevdiği kavram sadakat borcudur. Türk Borçlar Kanunu’nun 396. maddesi işçiye gerçekten de özen ve sadakat borcu yükler; işçi, işverenin haklı menfaatini gözetmekle yükümlüdür. Ama İK’nın gözünde başka bir şirkete bakmak bile ağır suçtur.

“Caner, bunu mesai saatinde, şirket ağına bağlı telefonundan yaptın. Bilgi Güvenliği tüm logları tutuyor. 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25/II maddesi devreye girebilir. Güveni kötüye kullanma kapsamında yazılı savunma isteyebiliriz.”

Bu bir blöftür. Sadakat borcu kimseyi bir şirkete ömür boyu rehin etmez; profil fotoğrafına yeşil halka koymanın tek başına haklı fesih sebebi sayılması pek olası değildir. Ama plazanın yazısız kuralları kanun dinlemez. Kulaklara fısıltı üflenir: “Caner bavulunu topluyor, veri tabanı yetkilerini sınırlayın.”

Kızak

Caner odadan çıktığında açık ofiste ölümcül bir sessizlik olur. Yan masadaki Mert başını monitöre gömer, Selin klavyeye deli gibi basar. Masada sarı bir not bekler: “Q4 Otomasyon Liderliği göreviniz operasyonel verimlilik nedeniyle Burak Bey’e devredilmiştir.” Kurumsal dilde bunun adı kızaktır, İngilizcesi “bench”.

Şirket onu kovmaz; kovarsa üç yıllık kıdem ve ihbar tazminatı ödeyecektir. Onun yerine canından bezdirmeyi seçer.

Caner telefonunu çıkarır, şirket ağından çıkıp kendi hücresel verisine geçer. Yeşil çerçeveyi kaldırır, görünürlüğü “yalnızca işe alım uzmanları” yapar. Profil fotoğrafı eski haline döner: gri, kurumsal, ifadesiz.

Ekrana Pelin Hanım’dan bir Slack mesajı düşer: “Kariyer olgunluğun için sonsuz teşekkürler Caner’cim. Kurum kültürü tam olarak budur. Öğleden sonra kahve alalım mı?” Caner cevap yazmaz.

Akşam servis minibüsünde başını cama yaslar. Büyükdere kilitlidir, kırmızı stop lambaları ıslak asfalta yansır. Özel e-postasına bir headhunter’dan mesaj düşmüştür: “Maslak’ta bir teknoloji fonu için gizli bir arayışımız var. Konuşabilir miyiz?”

Caner “Evet” yazar. Tam o sırada LinkedIn’den bir bildirim gelir: “Pelin Hanım bu hafta profilinizi 14 kez görüntüledi.”