Levent’te bir kulenin yirmi sekizinci katında, sonbahar rüzgârı cam panelleri titretirken açık ofiste hafif bir klavye uğultusu var. Kıdemli ortak ve çeşitlilik direktörü Ceyda Hanım iki dakika önce LinkedIn’de uzun bir makale paylaştı: “Kurumsal Ekosistemlerde Radikal Kapsayıcılık ve İnsana Saygı Kültürü.” Makale şimdiden yetmiş dört alkış aldı. Ceyda Hanım gururla gülümsüyor, çayından bir yudum almak istiyor ama fincanı boş.
Tam o anda koridordan tekerlek sesleri geliyor. Mavi temizlik arabasını elli yaşlarında, gri önlüklü bir kadın sürüyor. Göğsündeki beyaz yaka kartında büyük siyah harflerle yazıyor: “FATMA YILMAZ – HİZMET PERSONELİ.”
Yaka Kartındaki İsim
Fatma Hanım altı yıldır bu katta çalışıyor. Her sabah 06.30’da Esenyurt’ta servise biniyor, iki saatlik yoldan sonra Levent’e varıyor. Seksen kişilik katın çöplerini boşaltıyor, masaları siliyor, lavaboları dezenfekte ediyor, mutfaktaki dev çay kazanını yakıyor. Günde yüz kırk kupayı elde yıkıyor, çünkü bulaşık tableti talebi satın almada üç aydır onay bekliyor. Herkesin masasını, huyunu suyunu ezbere biliyor. Katta onun soyadını bilen yok. Çoğu adını bile merak etmiyor.
Ceyda Hanım arkasını dönmeden fincanı havaya kaldırır ve sesine yapay bir şefkat katar.
“Ablacım!”
“Buyrun Ceyda Hanım?”
“Ablacım, bana oradan açık bir yeşil çay kapıp gelsene. İçine iki damla limon sıkarsan çok makbule geçer. Canım çıktı sabahtan beri toplantılarda.”
“Hemen getiriyorum Ceyda Hanım.”
Ceyda Hanım kapsayıcılık makalesine gelen yorumları okumaya döner.
LinkedIn’de Kapsayıcılık, Masada “Ablacım”
Modern plazanın en büyük çelişkisi burada başlar. Ceyda Hanım herkese titizlikle unvanıyla hitap eder. Yirmi iki yaşındaki stajyere “Emre Bey” der, Almanya’dan gelen denetçiye “Lieber Jonathan” yazar, İK uzmanına “Selin Hanımcım” diye sarılır. Konu temizlik personeline gelince bütün o terminoloji çöker: abla, ablacım, teyze, güzel ablam. “Biz burada bir aileyiz” denir.
Kıdemli analist Kerem gözünü monitörden ayırmadan seslenir.
“Abla, benim çöpü de alıver zahmet olmazsa. Masanın altına elma çöpü atmıştım, kokmasın.”
Fatma Hanım eğilip kovayı alır. Kerem ne yüzüne bakar ne teşekkür eder. “Abla” demek, teşekkür etme zorunluluğunu ortadan kaldıran sinsi bir araçtır.
Tek Yönlü Samimiyet
Bir direktöre “Ergun Abi” diyemezsiniz; laubali bulunursunuz. Elli yaşındaki temizlik görevlisine “Fatma Hanım” derseniz de ofis garipser. Pazarlama müdürü Okan kahve köşesinde konuyu açıklar.
“Fatma Hanım deyince mesafe oluyor. Abla deyince daha sıcak, daha bizden.”
Junior uzman Can karşı çıkar. “Peki Okan Bey, kadın size ‘Okan, bana bir bardak su ver’ dese hoşunuza gider mi?”
“Saçmalama Can. Ben bu şirketin müdürüyüm, aramızda hiyerarşi var.”
İşte itiraf budur: aşağıya doğru “abla”, yukarıya doğru “beyefendi” denir.
Geçen 8 Mart’ta yönetim bütün kadın çalışanlara orkide saksısı ve spa çeki dağıttı. Tören açık ofisin ortasında yapıldı, genel müdür “Kadınlarımız en değerli hazinemizdir!” dedi. Fatma Hanım o sırada arka koridorda paspas yapıyordu. Tören bitince İK stajyeri masada artan solgun bir karanfili ona uzattı: “Ablacım, günün kutlu olsun.” Fatma Hanım karanfili plastik bir çay bardağına koydu. O, “kadın çalışan” kategorisinde değil, taşeron firmanın bordrosundaydı.
Göz Kaçırma Tiyatrosu
Saat 14.30’da öğleden sonraki tur başlar. Fatma Hanım siyah çöp torbasıyla her masanın altına eğilir. Masa sahipleri ayaklarını kenara çeker ama kimse aşağı bakmaz; herkes hayatının en kritik kodunu yazıyormuş gibi klavyeye abanır. Yerdeki kadınla göz göze gelmek, kendi muz kabuklarıyla yüzleşmek demektir.
“Abla dikkat et, orada şarj kablosu var,” der Kerem ekrana bakarak.
“Tamam evladım.”
“Evladım” sözüyle Kerem hafifçe irkilir. O bir Senior Data Architect’tir; kimsenin evladı olmak istemez. Ama “bana evladım deme” de diyemez, yoksa “abla” maskesi de parçalanır.
“Fatma Hanım”
Ertesi hafta ekibe yeni bir analist katılır: Leyla. Sabah çay servisinde başını kaldırır, yaka kartına bakar ve gülümser.
“Günaydın Fatma Hanım, nasılsınız?”
Masa adasındaki beş kişi aynı anda klavyeyi bırakır. Fatma Hanım’ın yüzü aydınlanır.
“İyiyim kızım, çok şükür. Hoş geldin aramıza.”
“Bir fincan filtre kahve alabilir miyim, zahmet olmazsa?”
Fatma Hanım mutfağa yönelince Ceyda Hanım sandalyesini çevirir.
“Leylacım, çok tatlısın ama Fatma Hanım demene gerek yok. Abla de geç. Hanım deyince kadın kendini kasıyor, resmiyetten hoşlanmaz onlar.”
“Neden kassın ki? Adı Fatma Yılmaz, yakasında yazıyor. Bana Leyla Hanım diyorsa, benim de ona Fatma Hanım demem gerekmez mi?”
“Daha çok yenisin Leylacım. Zamanla plaza dinamiklerini öğrenirsin.”
Öğleden sonra Leyla su almaya mutfağa girdiğinde Fatma Hanım tezgâhta bardak kuruluyordu. Onu görünce durdu, temiz bir peçeteyi açtı ve evde pişirdiği peynirli bir poğaça çıkardı.
“Leyla Hanım, bunu sana ayırdım. Yıllardır bu kattayım, kimse bana hanım dememişti.”
Leyla poğaçayı iki eliyle aldı. “Ellerinize sağlık Fatma Hanım.”
Eşitlik Kültürü
Saat 17.30’da Ceyda Hanım’ın makalesi üç yüz beğeniye ulaşmıştır. CEO yorum yazmıştır: “Harika bir içgörü Ceyda! Kapsayıcılık temel değerimiz!” Ceyda Hanım montunu giyer; masada yarısı içilmiş soğuk yeşil çay ve buruşturulmuş yağlı bir peçete bırakır. Kapıya yürürken arkasını dönmeden el sallar.
“Hadi iyi akşamlar abla, masayı toparlayıver!”
Fatma Hanım fincanı ve peçeteyi tepsiye koyar. Ekranda açık kalan sekmeye gözü takılır: “İnsana Saygı ve Eşitlik Kültürü.” Bezle monitörün altındaki tozu siler.
Asansöre giderken Leyla mutfak kapısında durur. “İyi akşamlar Fatma Hanım.”
“İyi akşamlar Leyla Hanım.”
Kapsayıcılık üzerine o gün o katta kurulan en kısa iki cümleydi. Kimse LinkedIn’de paylaşmadı.



