Ürün yöneticisi Sinem koridorun ucunda belirdiğinde kucağında açık bir dizüstü bilgisayar vardı ve hedefi belliydi: “Bosphorus” adlı cam bölmeli toplantı odası.
Levent’teki plazanın on yedinci katında saat 14.55’ti. Odanın duvarları baştan sona şeffaf camdı; dışarıdan bakan içerideki her hareketi görürdü. Kapıdaki dijital panel yeşilden sarıya dönmüştü. İçeride on kişi dev ekrandaki bütçe tablosunu tartışıyordu.
Sinem camın tam önünde durdu ve gözlerini içeridekilere kilitledi. Pazarlama direktörü Hakan Bey lazer işaretçiyi slaytta gezdirmeye devam etti, ama odanın havası değişti. Analist Can başını hafifçe çevirdi, Sinem’le göz göze geldi ve su bardağına uzandı.
“Hakan Bey, dışarıda bir sonraki ekip birikmeye başladı.”
“Daha beş dakikamız var Can, bütçeye odaklanalım.”
“Sinem Hanım kollarını göğsünde kavuşturdu bile.”
“Kavuştursun. Takvimde 15.00’e kadar biz varız. Bakışlarla toplantı odası boşaltılmaz.”
Sinem’in arkasında iki analist daha belirdi. Gölge sayısı üçe çıktı, içerideki sıcaklık sanki beş derece arttı. Herkes ensesinde o bakışları hissediyordu. Toplantı odası artık bir çalışma alanı değil, camdan bir gladyatör arenasıydı. Kapıdaki panel son dört dakikayı kırmızıyla saymaya başladı.
Laptop kucakta dikilme sanatı
Dışarıdaki bekleyişin kendine has bir duruşu vardır. Kıdemli ürün uzmanı Kaan ağırlığını sol bacağına verdi, laptopunu tek kolunun üstüne yerleştirdi, boştaki eliyle kapı koluna doğru yarım adım attı. Kurumsal dilde anlamı açıktı: biz hazırız, siz fazlalıksınız.
Gözler içerideki slayt numarasına kaydı: “Sayfa 14 / 42”.
“İnanamıyorum Kaan, daha on dördüncü slayttalar!”
“Kırk iki slaytı dört dakikada nasıl bitirecekler?”
“Bitiremeyecekler. Yine bizim süremizden çalacaklar.”
“İçeri girip uyaralım mı?”
“Henüz değil, nezaket sınırındayız. Gözümüzü ekrandan ayırmıyoruz.”
“Pilim yüzde 12’ye düştü Sinem, içeri girmemiz lazım.”
Üçü aynı anda başını hafifçe öne eğip gözlerini Hakan Bey’e dikti. Plazada buna sessiz tahliye ihtarı denir. İçeride sandalyelerin tekerlekleri gıcırdadı; kimse artık bütçe rakamlarına bakamıyordu. Kaan bileğindeki akıllı saate sertçe dokundu, ekranın beyaz ışığı içeridekilerin gözüne vurdu. Dışarıdan ritmik bir ayak sesi geliyordu: pat, pat, pat.
Cama vurulan tırnak
14.58’de Hakan Bey konuşma temposunu iki katına çıkardı. Sinem işaret parmağını kaldırıp sol bileğindeki saate iki kez vurdu: tık, tık. Hakan Bey çenesini sıktı ve başını kasten başka yöne çevirdi. Bunun üzerine Kaan tırnağını cama dokundurdu. Ses odanın içinde bir idam fermanı gibi yankılandı.
“Cama tırnak vurdular resmen!”
“Sakin ol Can, bitiriyorum.”
“Hakan Bey, kadın dudaklarıyla ‘iki dakika’ dedi!”
“Görmezden gel. Asla göz teması kurma.”
“Dışarıdaki kalabalık beş kişiye çıktı!”
“Yirmi kişi olsunlar, saat daha 15.00 olmadı!”
Dışarıdakiler artık fısıldaşıyordu ve dudakları camın ardından rahatça okunuyordu: “Hâlâ konuşuyor.” “Yine uzattılar.” Sunumu yapan genç kız kumandayı masaya bıraktı; elleri titriyordu.
14.59’da Sinem kapı kolunu kavradı ve aşağı bastırdı: klik. Kapı yedi santim aralandı, içeriye açık ofisin telefon sesleri ve kahve kokusu doldu. Sinem başını aralıktan uzattı. Yüzünde bir tebessüm vardı ama gözleri gülmüyordu.
“Bölüyorum, çok pardon. Süreniz doldu, toparlıyor musunuz acaba?”
“Sinem Hanım, saat daha 15.00 olmadı.”
“Dublin ofisi hatta Hakan Bey, ekranı açmamız şart.”
“Biz de burada masal anlatmıyoruz, yönetim kurulu sunumu bu. Son bir kapanış cümlem var.”
“İki dakika sonra giriyoruz, bilginize.”
“Kapıyı kapatın lütfen, cereyan yapıyor!”
“Zaten giriyoruz Hakan Bey, açık kalsın.”
Sinem kapıyı kapatmadı; kapı iki parmak aralık kaldı. Bu aralık fiziksel bir işgaldi ve odadaki bütün mahremiyet onunla birlikte çöktü. Hakan Bey’in cümleleri birbirine karıştı, sesindeki o kibirli otorite dağıldı. Analistler deri defterlerini kapattı, kalemleri fermuarlı ceplere tıktı. Gözler sürekli kapı aralığına kayıyordu; dışarıdaki ekibin nefesi odaya dolmuştu.
Son bir slaytım var arkadaşlar
15.00’te kapıdaki panel kırmızıya döndü: “Rezervasyon Sona Erdi.” Ama Hakan Bey on beş yılını Maslak plazalarında geçirmiş bir yöneticiydi ve odayı zamanında terk etmek onun gözünde prestij kaybıydı.
“Arkadaşlar, bu son grafik hayati, kimse dağılmasın. İki dakikalık esneme payı şirket kuralıdır.”
“Hakan Bey, kapı sonuna kadar açıldı ama.”
“Oturun yerinize. Ben toplantı bitti demeden kimse kalkmaz.”
“Hakan Bey, adam çantasını projeksiyonun üstüne koydu!”
Kapı sonuna kadar açıldı ve Sinem’in ekibi içeri aktı. İçeridekilerin kalkmasını beklemeden masanın boş köşelerine bilgisayarlarını koydular. Sinem masanın ortasındaki HDMI kablosuna uzandı.
“Kabloyu alabilir miyim artık?”
“Görmüyor musunuz, ekranda veri var! Bu kabloyu çekerseniz sistem kilitlenir!”
“Kilitlensin Hakan Bey, saat 15.01 oldu.”
“Bu yaptığınız profesyonel etiğe sığmaz!”
“Asıl odayı işgal etmek etiğe sığmaz.”
15.02’de direniş çöktü. Hakan Bey laptopunun kapağını sertçe kapattı. Bu bir kabulleniş değil, öfkeli bir geri çekilmeydi.
“Görüyorum ki bu katta saygı kalmamış. Bunu İK Direktörü ile görüşeceğim.”
“Buyurun görüşün. Rezervasyon logları sistemde kayıtlı.”
“Kablolarımı toplayın Can! Bir dakika bile kalmıyoruz!”
Hakan Bey hızla çıktı, analistler eşyalarını kucaklarında taşıyarak arkasından gitti. Masada yarım kağıt bardaklar ve buruşuk peçeteler kaldı. Sinem çöpleri kenara itti, kabloyu kendi bilgisayarına taktı; bütçe tablosu yerini rengârenk bir tanıtım slaytına bıraktı.
“Kapıyı sımsıkı kapatın. Perdeleri de çekin, kimse bizi izlemesin.”
Ağır cam kapı kapandı. Saat 15.25’te koridorda kucağında açık laptoplarla yeni bir grup belirdi; rezervasyonları 15.30’daydı. Biri camın önünde durdu ve kollarını kavuşturdu. Sinem saatine baktı ve Hakan Bey’in cümlesini kelimesi kelimesine tekrarladı: “Takvimde 15.30’a kadar biz varız.”



