Şirket ortağı Faruk Bey kalın sunum dosyasını masanın ortasına fırlattığında kağıtlar cilalı ceviz masaya saçıldı ve odada çıt çıkmadı.
Maslak’taki plazanın on dokuzuncu katında, sabah 09.30 toplantısıydı. Duvardaki ekranda kırmızı zarar sütunları parlıyordu. Faruk Bey gözlerini kıdemli finans analisti Caner’e dikti.
“Caner, bu modeli sen hazırladın. Aklından ne geçti?”
“Geçmiş üç yılın verilerine dayandım Faruk Bey.”
“Veri analizi yapmayı biliyor musun sen Caner?”
“Biliyorum efendim, altı yıldır bu şirketteyim.”
“Altı yıldır buradasın ama basit bir iskonto oranını tutturamadın!”
“Merkez Bankası faiz kararını dün gece açıkladı efendim. Modeli sabah yedide güncelledim.”
“Bahanelerle karşıma çıkma! Bu şirkete her ay 1,4 milyon TL kaybettiriyorsun!”
“Ekip arkadaşlarımla teyit etmiştik.”
“O zaman onlar da senin kadar yetersiz!”
Masadakiler başlarını öne eğip bardaklarındaki suyu incelemeye koyuldu. Caner’in kulakları uğulduyordu. Toplantı bitince Faruk Bey kapıyı çarpıp çıktı. Caner’in yüzündeki kan çekilmişti. Laptopunu kucağına aldı, titreyen bacaklarıyla kalktı, kimseyle göz göze gelmeden açık ofisi geçti. Hedefi koridorun sonundaki erkekler tuvaletiydi.
Üç numaralı kabin
En dipteki geniş kabin, yani üç numara, açık ofis çalışanları arasında gizli mola odası diye bilinirdi. Ağlamak, soluklanmak ya da istifa mektubu taslağı yazmak için kullanılırdı. Caner içeri süzüldü ve mandalı çevirdi: klik. Dış dünya bir anda kesildi.
Klozetin kapağını indirip üstüne yığıldı. Gözyaşları sessizce süzülüyordu. Ses çıkarmamalıydı; açık ofiste ağlama sesi duyulursa bütün itibarı biterdi. İki elini ağzına bastırdı, hıçkırıklarını göğsüne gömdü.
“Ben ne yaptım? Neden hep ben hedef oluyorum? Haftada yetmiş saat çalıştım bu model için. Bütün emeğim tek fırçayla silindi. Bu akşam LinkedIn profilimi güncelleyeceğim.”
Telefonunu çıkardı, bankacılık uygulamasını açtı. Aylık 48.500 TL’lik konut kredisi taksiti ekrandan ona bakıyordu. LinkedIn’de iki danışmanlık teklifi vardı ama hiçbiri bu maaşı hemen vermezdi. Bu borç onu bu plazaya bağlayan prangaydı. İstifa edemezdi, sesini yükseltemezdi. Caner gözlerini kapattı ve telefonu cebine koydu.
Lavantanın şölen vakti
Tam o sırada klozetin üstündeki beyaz plastik kutu canlandı. Küçük motor döndü: vızzz. Ardından o tanıdık ses: fısssss.
Kutudan yoğun bir yapay lavanta bulutu fışkırdı ve doğruca Caner’in saçlarına ve ensesine indi. Hüzün saniyeler içinde ucuz kimyasala boğuldu. Caner öksürmeye başladı.
“Bir bu eksikti. Lavanta kokulu bir aşağılanma yaşıyorum şu an. Ağlamama bile izin vermiyor bu bina.”
“Sensör kıpırdayınca beni insan sandı herhalde. Keşke yönetim de bizi insan saysa.”
Sahne o kadar absürttü ki Caner hem ağladı hem hafifçe sırıttı. Bir yanda kariyeri yerle bir edilmiş bir uzman, öbür yanda duvarda pilli bir cihaz aralıksız lavanta püskürtüyordu. Kötü kokuları yok etmek için asılmış o kutu, acıyı da aynı ciddiyetle örtüyordu. Caner derin bir soluk almaya çalıştı, sadece konsantre lavanta soludu. Gözleri yandı, ağlaması yeniden başladı.
Kapı altındaki ayakkabılar
Plazada kimse kimsenin derdini merak etmez; herkes kendi acelesinin peşindedir. Dış kapı gürültüyle açıldı. Sert adım sesleri fayansta yankılandı. Caner ağlamayı bıçak gibi kesti, gözlerini gömleğinin koluna sildi. Adımlar kabinleri tek tek yokladı. Bir numara doluydu, iki numara arızalıydı. Adımlar üç numaranın önünde durdu. Kapının altındaki boşluktan siyah kumaş bir pantolon ve parlak rugan ayakkabılar göründü. Kıdemli danışman Selim’indi. Selim ayağını yere vurdu, ardından mandalı zorladı: şıkır, şıkır.
“Dolu mu kardeşim? On dakikadır bekliyoruz!”
“Dolu efendim, çıkıyorum şimdi.”
“Kabin keyfi yapmayın, işimiz gücümüz var! İçeride gazete mi okuyorsunuz?”
“İki dakika müsaade edin lütfen.”
“Müşteri toplantımız var, sıra bekliyoruz burada. Azıcık diğer insanlara saygılı olun!”
“Kişisel bakım odası değil burası! Kapıyı mı kıralım yani?”
Caner sesini kalınlaştırmaya çalıştı ama titremeyi gizleyemedi. Kapının altındaki ayakkabılar sabırsızca dans ediyordu. Sığınak vakti bitmişti.
Ayna
Caner kapıyı açtı, başını öne eğip çıktı. Selim homurdanarak içeri daldı ve kapıyı çarptı. Biraz sonra kabinden boğuk bir öksürük geldi: fısssss.
Lavabonun üstündeki aynadaki yansıma bir enkazdı. Gözleri kıpkırmızıydı, yanaklarında kurumuş tuzlu çizgiler vardı, saçları spreyden birbirine yapışmıştı. Yüzüne beş kez soğuk su çarptı, gözlerine ikişer damla göz damlası sıktı, kravatını boğazına kadar sıktı.
“Toparla kendini Caner. Bu insanlara zayıflığını gösteremezsin. Konut kredin var. Hiçbir şey yaşanmamış gibi davran. Gülümse.”
Gözlerindeki kırgınlığı silemedi. Yine de aynaya sahte bir tebessüm kondurdu ve kurumsal maskesini yeniden yüzüne yapıştırdı.
Hiçbir şey olmamış gibi
Saat 11.05’te Caner açık ofise sanki az önce hüngür hüngür ağlamamış gibi başı dik yürüdü. Stajyere hafifçe gülümseyip selam verdi, masasına oturdu, faresini uyandırdı. Outlook’ta en üstte Faruk Bey’den yeni bir davet yanıp sönüyordu: “Q3 Finansal Model Düzeltmeleri — Acil Durum Toplantısı.” Saat 11.30’da. Aynı oda, aynı masa, aynı adam.
Yan masadaki Gizem başını uzattı.
“Caner, iyi misin? Gözlerin çok kızarmış.”
“Polen alerjim azdı biraz.”
“Bir de tuhaf bir lavanta kokusu var üzerinde.”
“Yeni bir kolonya denedim.”
Gizem inanmış gibi başını salladı. Caner daveti kabul etti, sonra takvimine kendisi için bir randevu daha ekledi: 12.15, Üç Numara. Konu kısmına tek kelime yazdı: “Sync.”



