Maslak’taki bir plazanın on ikinci katında floresanlar tek tek yanar. Kıdemli veri analisti Ozan, bir elinde karton bardakta filtre kahve, omzunda ağır sırt çantası, kırk iki numaralı masaya yürür. Burası altı aydır oturduğu gayriresmi kalesidir.

Çantasını bırakır, bilgisayarını çıkarır ve bakışları iki monitörün arkasındaki kablo kanalına takılır. Siyah örgülü Type-C HDMI dönüştürücü yerinde yoktur. Cırt cırtlı bağ kesilmiş, yerine ucu ezilmiş, sararmış bir VGA kablosu bırakılmıştır. Ozan’ın elindeki karton bardak hafifçe bükülür.

“Dönüştürücüm yok Emre! Kablomu çalmışlar!”

“Sessiz ol Ozan, açık ofiste hırsız denmez.”

“Ne denir peki?”

“Departmanlar arası kaynak optimizasyonu denir.”

“Kelimelerle oynamayın, malımı çalmışlar!”

“Sakin ol, yöneticiler gelmek üzere.”

Ozan masanın altına eğilip zemin prizlerini tek tek açar. Kablodan iz yoktur. Tek bir küçük ekranla günde sekiz saat SQL yazamaz; ikinci ekran onun gözü kulağıdır.

Hot-desking ormanı

Şirket geçen yıl esnek masa modeline geçmiştir. İnsan Kaynakları bunu “çevik çalışma”, “özgür alanlar”, “hiyerarşisiz ofis” diye anlatmıştır. Gerçekte kimse sabah aynı masayı bulamaz, masaya kişisel eşya bırakmak yasaktır, akşam temizlikçiler kalan not kâğıtlarını çöpe atar. Bu ortam gizli bir donanım mafyası doğurmuştur.

Yan masadan ürün uzmanı Merve kafasını uzatır.

“Geçmiş olsun Ozan, senin örgülü adaptör gitmiş. Dün akşam sekizde bu masada finanstan iki kişi oturuyordu.”

“Onlar mı çaldı?”

“Çalmak ağır kelime. Acil iş ihtiyacı diyelim. Tedarik altı aydır adaptör getirmiyor, piyasa değeri 1.850 lira.”

“Ben o kabloyu Almanya ofisinden rica minnet getirtmiştim!”

“Kilitli dolaba koysaydın.”

“Dolabın anahtarı üç aydır kayıp Merve!”

Ozan tavandaki siyah kubbe kameralara bakar. Kimse kablo hırsızlığı için kayıt izlemez. Güvenliğe gitsen gülerler, İK ise “masanızı temiz tutsaydınız” der.

Saha araması

Ozan koridorda sessiz bir teftişe başlar. Elleri cebinde, yürüyüşü güya rahat, gözleri lazer gibi monitör arkalarını tarar. Kırk beş numarada çift ekranlı bir stajyer vardır.

“Günaydın kardeşim, ekranın çok netmiş. Nereden buldun o kabloyu?”

“Sabah masada duruyordu Ozan Bey. Plastik, beyaz; bakın soketi gri.”

Gerçekten ucuz beyaz kablodur. Stajyer masum çıkar. Ozan satış masalarına yönelir; satışçılar müşteri sunumuna giderken masadaki her fişi çantaya atan, bir sunum için katın elektrik altyapısını felç edebilen tiptir. Direktörün prizinden şüpheli bir kordon sarkar. Yoklar: kalitesiz plastik.

“Ticket açtınız mı?”

Ozan mecburen bodrum kattaki IT Helpdesk’e iner. Koridorda eski kasalar, kırık monitörler yığılıdır. İçerideki iki sistem uzmanının kulağında devasa kulaklıklar, ekranında oyun yayını vardır.

“Acil bir donanım krizim var arkadaşlar. Kablom çalındı, bana sadece bir Type-C HDMI dönüştürücü lazım.”

“Ticket açtınız mı beyefendi?”

“Ekranım çalışmıyor, nasıl form açayım?”

“Telefonunuzdaki kurumsal portaldan.”

“Portal iki gündür sunucu hatası veriyor!”

“O zaman bekleyeceksiniz. Zaten Type-C HDMI stokumuz sıfır, sadece VGA var.”

Teknisyen çekmeceleri bıkkınca açıp kapatır. Ozan bilir: o çekmecelerin arkasında direktörlere ayrılmış onlarca kutulu orijinal adaptör vardır.

“On üç inç ekranda bin satırlık bilanço tablosu incelenir mi?”

“Yazı tipini biraz büyütün Ozan Bey.”

OZ-42

Saat 10.15’te Ozan küçük ekrana bakmaktan kan çanağına dönmüş gözlerle masasındadır. O sırada yan bloktan strateji uzmanı Berk nefes nefese gelir, deri evrak çantasını masaya savurur. Fermuar yarıya kadar açık kalmıştır. Aralıktan parlak siyah örgülü bir kordon sarkar; gümüş soketin üzerinde küçük beyaz harflerle bir kod okunur: “OZ-42”. Ozan’ın üç ay önce asetat kalemiyle yazdığı kendi rumuzu.

“Berk, çantandaki o kablo ne?”

“Şahsi malzemem. Evden getirdim.”

“Evden mi? Üzerinde benim masamın kodu yazıyor!”

“Saçmalama, piyasa malı bu.”

“Çek elini o çantadan! OZ-42 yazısını bütün ofis görsün!”

Klavye sesleri bıçak gibi kesilir. Altmış kişi aynı anda başını kaldırır. Burada her şey arkadan fısıldanır; yüz yüze hırsızlık suçlaması kat içinde deprem demektir. Berk’in yanakları kızarır.

“Sadece ödünç aldım Ozan. Sabah yönetim kurulu sunumum vardı.”

“Ödünç mü? Bağı bıçakla kesip çantana saklamışsın!”

“Bağırma, burası sokak değil!”

“Burası sokaktan beter! Organize hırsızlık yuvası!”

“Seni İnsan Kaynaklarına şikâyet edeceğim!”

“Git kime istersen şikâyet et. Kablonun üstünde benim adım yazıyor, seninki değil.”

Ozan tek hamlede kabloyu çantadan çeker. Alüminyum soket masaya çarpar: şak. Berk koltuğuna siner. Kimse onu savunmaz; bu açık alanda herkes bir gün kablosunu kaybetmiştir.

Kablo monitöre takılır, iki ekran birden aydınlanır, Excel tablosu iki ekrana yayılır. Ozan çekmecesinden kalın bir plastik kelepçe çıkarır, kabloyu monitörün demir ayağına üç kez dolar ve sıkar: cırt, cırt, cırt. Artık o kabloyu demir testeresi olmadan kimse sökemez.

Öğleden sonra İK’dan herkese bir e-posta düşer: “Değerli çalışma arkadaşlarımız, esnek masa düzeninde masalara kişisel eşya sabitlemek yasaktır.” Ozan e-postayı iki ekranda birden okur.