Pazartesi sabahı, Ataşehir’de bir finans kulesinin lobisi insan seliyle çalkalanıyor. Döner kapılar fırıl fırıl dönüyor, ellerde kahve bardakları sallanıyor, turnikeler ritim tutuyor: bip, bip, bip.

Ama asıl gerilim on sekizinci kattaki İnsan Kaynakları odasında. İK Uzmanı Melis’in ekranında devasa bir tablo açık: Turnike_Loglari_Eylul.xlsx. Panoda İcra Kurulu’nun duyurusu asılı: “Haftada en az üç gün ofiste bulunma zorunluluğu getirilmiştir. Turnike geçişleri günlük takip edilecektir.”

Melis formülü çalıştırır: EĞER(Ofis_Gunu < 3). Ekranın yarısı kıpkırmızı olur. Kırmızıya boyananlar şirketin en iyi yazılımcıları, veri mimarları, ürün liderleridir.

“Handan Hanım, yazılım ekibinin çoğu sadece bir gün gelmiş. Serdar Bey hiç uğramamış.”

İK Müdürü Handan Hanım kupasını masaya çarpar.

“Listeyi genel müdüre ver. Yönetim Kurulu Başkanı boş masaları görünce çıldırıyor. ‘Ben bu plazaya ayda dört milyon lira kira ödüyorum, insanlar nerede?’ diye bağırıyor.”

Kırmızı Liste

Telefon çalar. Arayan Teknoloji Direktörü Kemal Bey’dir.

“Handan Hanım, Serdar’a ihtar hazırlıyormuşsunuz. Sakın atmayın! Geçen hafta evden üç gece uyumadan ana veritabanını kurtardı. İhtar çekerseniz istifa eder, pazartesi tek bir EFT yapamazsınız!”

“Kimseye ayrıcalık tanıyamayız Kemal Bey. Burası holding. Herkes o turnikeden geçecek.”

Melis Serdar’a Teams’ten yazar.

“Serdar Bey, bu hafta hiç kart basmamış görünüyorsunuz.”

“Kart basmaya vakit yoktu Melis Hanım. Çöken sunucuları ayağa kaldırıyordum.”

“Ama prosedür üç gün ofis şartı koşuyor.”

“O zaman sunucular çöktüğünde turnikeye haber verin. O kurtarsın.”

Kodun kalitesi unutulur, çözülen problemler silinir. Önemli olan tek şey turnikedeki yeşil ışıktır.

Spontane İnovasyon

Yönetimin en büyük argümanı bellidir: spontane inovasyon. Güya çalışanlar su sebilinin önünde karşılaşacak, ayaküstü projeler doğacaktır.

Veri bilimci Can sabah altı buçukta evden çıkar, metrobüs ve aktarmalarla iki saat yol teper. Seksen kişilik açık ofiste sağında müşteriye bağıran bir satışçı, solunda dedikodu yapan bir stajyer, arkasında masaya kalemle vuran bir şef vardır. Klima ayaklarını dondururken kafasını terletir. Can gürültü engelleyici kulaklığını takar ve yapay zekâ modelini kurmaya çalışır.

O gün dört toplantısı vardır, toplantı odaları doludur. Masasında kulaklıkla Zoom’a bağlanır. Beş katılımcının ikisi Maslak ofisinde, biri Ankara’da, biri evden çalışan direktördür. Can sırf kart basmak için iki saat yol gelip sekiz saat ekrandaki kutucuklara bakmıştır.

“Buna spontane inovasyon diyorlar Murat. Evde sessizce altı saat kod yazıyordum, burada tuvalet sırası bekliyorum.”

Müdür masaya yaklaşır.

“Gençler merhaba! Ofis enerjisi bambaşka değil mi? Yüz yüze olunca sinerji fışkırıyor!”

“Harika enerji efendim. Çok motiveyiz.”

Müdür gidince Murat fısıldar: “Gördün mü inovasyonu? İki saniyede sinerji yükledi.”

Badge & Dash

Baskı kendi direnişini doğurur. Taktiklerin şahı “Badge & Dash”, yani kart bas ve kaç. Burak sabah turnikeden geçip kameraya gülümser, on dördüncü kata çıkar, hırkasını sandalyesine asar, masaya yarım şişe su ve açık bir not defteri bırakır, monitörde karmaşık bir ekran açık kalır. Gören, iki dakika önce tuvalete gitmiş çalışkan bir uzman sanır. Oysa Burak laptopuyla yangın merdiveninden inmiştir bile.

Plazanın arkasındaki kahvecide başka şirketlerden kaçmış onlarca mühendis oturmaktadır. Barista hepsini tanır.

“Burak Bey hoş geldiniz. Sandalyeye hırka asıldı mı yine?”

“Asıldı kardeşim. Bir filtre kahve rica edeyim.”

Burak sessizlikte işini iki kat hızlı bitirir. 17.50’de binaya geri sızar, hırkasını alır, çıkış kartını basar. İK sisteminde o gün: “Sekiz saat ofiste bulundu (Yeşil Statü).”

İkinci büyük icat mouse jiggler’dır. Takip programı fare durunca durumu sarıya çevirir; Karaköy’deki elektronikçilerde satılan küçük USB aparat imleci görünmez şekilde titretir. Çalışan evde uyurken Teams yemyeşil yanar.

“Bizi ilkokul çocuğu gibi takip ederlerse,” der Burak, “biz de sistemi hack’leriz.”

Boş Metrekare

Yönetim bu komediyi görmez mi? Görür. Ama iki travması vardır. Birincisi boş metrekaredir: on yıllık kira sözleşmesi imzalanmış, patron boş masaları görünce “Ben bu betona servet ödüyorum!” diye haykırmaktadır. İkincisi orta kademedir. Uzaktan çalışma, yazılımcının kodunu evden yazdığını, tasarımcının işini teslim ettiğini ve koridorda “sync olalım” diye gezen bazı müdürlerin aslında kimseyi yönetmediğini göstermiştir. Açık ofis olmazsa sahne de yoktur.

“Ahmet Bey, ekip evde olunca kontrolü kaybediyorum.”

“Neyi kontrol ediyorsun Selim?”

“Masada oturup oturmadıklarını!”

Turnikenin İntikamı

Akşam turnikeler bu kez çıkış için öter. Melis’in kırmızı listesi genel müdürün masasına gitmiştir, ihtarlar yazılmaktadır.

Ama parlak beyinler bağırmaz. Bir kısmı sessiz istifaya geçer; saat altıda bilgisayarı kapatır, aklını evde bırakır. Bir kısmının LinkedIn kutusu dolar: “Yüzde yüz uzaktan. Euro bazlı maaş.”

“Handan Hanım, Serdar Bey istifasını vermiş. Londra merkezli bir şirketle anlaşmış.”

“Nasıl olur? Biz ona plazanın en güzel masasını vermiştik!”

“Masa istemiyor Handan Hanım.”

Ertesi sabah Melis tabloyu yeniden çalıştırır. Serdar’ın satırında ay boyunca ilk kez bir turnike kaydı görünür. Kartını iade etmeye gelmiştir.