Maslak 42 Kulesi, 14. kat. Dışarıda yapışkan gri bir sis var, Büyükdere Caddesi yine felç. İçeride morg sessizliği. Masalardaki sekiz kişinin göz altları morarmış, omuzları çökmüş; herkes iki kupa filtre kahveyi devirmiş ama kafein henüz kana karışmamış. Espresso makinesinin önündeki kuyrukta kimse konuşmuyor, herkes öğütücüyü izliyor: gıjjjt.

“Yulaf sütü neden yok yine?”

“Tedarik zinciri aksadı Burak, laktozsuzla idare et.”

“Laktozsuz beni şişiriyor, stand-up’ta nasıl odaklanacağım?”

“Odaklanma zaten Burak, ruhumuzu teslim ettik.”

Ekranda saat 08.59’dan 09.00’a geçerken kapı açılır. Takım Lideri Başak Hanım elinde rengârenk bir cam matarayla fırtına gibi içeri dalar.

“Günaydın takım! Harika bir pazartesi değil mi?”

Kimse kıpırdamaz. Kıdemli analist Kerem kahvesini masaya döker.

Stand-Up Çemberi

Pazartesi sabahı açık ofiste hayatta kalmanın ilk kuralı göz temasından kaçınmaktır; göz teması kuran ilk kurban seçilir. Kerem başını monitörün arkasına gömer, junior tasarımcı Nil kâğıda anlamsız spiraller çizer. Ama Başak Hanım için sessizlik kabul edilemez bir suçtur. Ellerini çırpar.

“Hadi arkadaşlar, stand-up çemberine! Haftaya Jira task’leriyle başlamak istemiyorum. Önce enerjimizi biraz boost edelim. Herkes sırayla hafta sonu neler yaptı anlatsın, kim nerede nasıl deşarj oldu? Haftaya pozitif bir mindset ile girelim.”

Sekiz kişi zombi gibi kalkıp biçimsiz bir halka oluşturur. Onur Kerem’e fısıldar.

“Hazır ol, yine edebiyat yapacaklar.”

“Ben bu sefer kesin patlayacağım Onur.”

“Sakın patlama, performans görüşmesi haftasındayız.”

Bu soru masum bir sohbet açılışı değildir, kişisel hayatı puanlayan bir sınavdır. “Evde yattım” diyemezsiniz. “Temizlik yaptım” vizyonsuzluktur. “Bütün gün tavana baktım” derseniz İK’ya sevk edilirsiniz. Herkesin sofistike, sporlu ve bol fotoğraflık bir hafta sonu geçirmiş olması şarttır.

“Selin, senden başlayalım! Yüzün parlıyor!”

Yalan Borsası

Selin boğazını temizler, gülümsemesini yüzüne yapıştırır.

“Ay Başakçım, inanılmaz verimli bir hafta sonuydu. Cumartesi sabah altı buçukta Belgrad Ormanı’ndaydım, on iki kilometre trail run koştum. Pazar evde ekşi mayalı siyez ekmeği pişirdim, akşam da Arter’deki sergiye uğradım. Harika bir enstalasyon vardı.”

Kerem, Selin’in cumartesi gecesi ikiyi çeyrek geçe WhatsApp’ta çevrim içi olduğunu bilir. Muhtemelen eşofmanla dizi izleyip cips gömmüştür. Başak Hanım ise mest olur.

“Harikasın Selin! İşte aradığım holistik yaşam bu! Onur, sen?”

“Ben Moda sahilinde paddle board yaptım. Sonra üçüncü dalga bir kahvecide cold brew eşliğinde yeni nesil liderlik üzerine bir kitap okudum.”

Ürün yöneticisi Tolga ellerini cebine sokar.

“Ben Sapanca’da sessizlik inzivasına çekildim. Yirmi dört saat hiç konuşmadım, sadece doğayı dinledim, bitki çayı içtim.”

Tolga pazar boyunca konsolda on iki saat futbol oynamış, ekrana küfür ederek. Ama çemberde herkes birer zen keşişidir.

Sıra Kerem’e yaklaşırken avuçları terler. Kendi gerçek hafta sonu gözünün önünden geçer. Cumartesi sabahı ev sahibi aramış, kiraya yüzde 120 zam istemiştir; iki saat kavga etmiş, tansiyonu 16’ya çıkmıştır. Öğleden sonra bozulan çamaşır makinesinin altına havlu serip altı saat paspas yapmıştır. Pazar yataktan çıkamamış, battaniyenin altında tırnaklarını yiyerek bu toplantıyı düşünmüştür.

Önce stajyer Nil’e sıra gelir. Henüz yalan söylemeyi öğrenmemiştir.

“Ben… pek bir şey yapmadım. Evdeydim. Çamaşır falan yıkadım.”

Başak Hanım’ın kaşları çatılır.

“Nilcim, bu çok pasif bir yaklaşım. Gençsin, hafta sonunu kendine yatırım yaparak değerlendirmelisin. Ruhunu beslemezsen sprint’te nasıl değer üreteceksin?”

Nil yerin dibine geçer.

Ben Sadece Uyudum

Lazer gözler Kerem’e kilitlenir.

“Evet Kerem! Takımın kıdemlisi olarak senden harika bir hikâye bekliyorum. Nasıl şarj oldun?”

Kerem bir an Kilyos’ta kite surf ile Fransız Kültür Merkezi’nde felsefe panelini düşünür. Yapamaz.

“Başak Hanım, ben hiçbir şey yapmadım. Kırk sekiz saat tavana baktım. Çamaşır yıkadım, bulaşık makinesini boşalttım, ev sahibiyle kavga ettim, tansiyon ilacı içtim. Hiç şarj olmadım. Bataryam eksi yüzde yirmiye düştü.”

Nefesler kesilir. Başak Hanım’ın matarayı tutan eli havada kalır. Böyle bir cevabı karşılayacak tek bir slayt yoktur.

“Kerem… Sana bir mindfulness koçu ayarlayalım istersen?”

“Gerek yok Başak Hanım. Bana sadece biraz uyku lazım.”

Başak Hanım zoraki bir kahkaha atar.

“Aha ha! Kerem’in pazartesi mizahı her zaman çok sivridir! Neyse, asıl gündemimize dönelim.”

Çember anında dağılır. Selin Kerem’e sokulur.

“Çıldırdın mı? Kadın bunu not etmiştir.”

“Etsin. Bıktım bu sahte mutluluktan. Sen de on iki kilometre koşmuşsun güya, ayak bileğin neden sargılı değil?”

Selin kızarıp önüne döner. Masaların altında telefonlar titreşir, gizli Slack kanalı kaynar. Tolga: “Kerem kralsın, ben de evde börek yiyip uyumuştum.” Nil: “Kerem Bey, beni kurtardınız.” Onur: “Benim paddle board da yalandı, tahtaya bile binmedim.”

Tam o sırada İK’dan toplu bir e-posta düşer: “Pazartesi Sendromuna Karşı Mindful Nefes ve Çevik Yaşam Atölyesi”. Yeşil bir çayırda bağdaş kurmuş gülen bir kadın, altında kırmızı puntolar: “Haftaya enerjik başlamak tamamen sizin seçiminiz!”

Kerem e-postayı siler, soğumuş kahvesinden bir yudum alır ve not defterinin köşesine gelecek pazartesi için bir yalan yazar: “Belgrad Ormanı, on üç kilometre.”

Selin’i bir kilometreyle geçmek yeter.