Büyükdere Caddesi’nde sert bir kış rüzgârı esiyor. Maslak Sun Plaza’nın lobisindeki sessizlik, saat on ikiyi gösterdiği anda bozulur: turnikelerin yeşil ışıkları art arda yanar, asansör kapıları aynı saniyede açılır ve içeriden onlarca uzman, analist, danışman fırlar. Boyunlardaki kartlar havada savrulur, topuklular granitte yankılanır. Hedef bellidir: köşedeki Migros. İki dakika geç kalan, reyonda kuru kaşarlı bayat bagetle baş başa kalır.

Kıdemli danışman Selin adımlarını sıklaştırır. Arkadan Burak yetişir.

“Koş Selin, denetçiler lobiye indi!”

“Merak etme, döner kapıyı ilk ben geçtim. Bugün meze dolabında şakşuka varmış.”

“Dün ton balıklı sandviçi kaptırmıştım, bugün bırakmam. Su birikintisine basma sakın!”

“Islak çorap açlıktan iyidir Burak!”

Kapıdaki güvenlik görevlisi alışkın gözlerle başını sallar. Kimse kabanını iliklemeye vakit ayırmaz; ayakkabıların burnu çamura bulanır, kimse dönüp bakmaz. Kural basittir: hızlı olan doyar, yavaş olan kısır yer.

Meze dolabı önünde kurtlar sofrası

Fotoselli kapı açılır, kalabalık doğrudan arka duvara yönelir ve soğuk meze dolabının önü saniyeler içinde kilitlenir. Humus, haydari, patlıcan ezmesi sıralanmıştır, ama tezgâhın tacı her zaman şakşukadır. Pazarlama müdürü Arda kolunu kalabalığın arasından dolabın en dibine uzatır.

“Pardon, şu arkadaki son şakşukayı ben alacaktım.”

“Kusura bakmayın, o kaba elimi ilk ben değdirdim.”

“Ama ben 11.55’ten beri buradayım beyefendi. O şakşukanın barkodunu gözümle kestim!”

“Toplantınızı erken bitirseydiniz Arda Bey. Gözle rezervasyon devri bitti.”

Açık ofisteki sahte nezaket burada buharlaşır; “rica ederim” dolap kapağında ölür. Arda son kabı parmaklarıyla kavrayıp göğsüne çeker. Kaybeden taraf dudağını ısırır, gözünü alt raftaki kısıra çevirir. Kısır, mağlup analistlerin teselli ikramiyesidir: kimse zevkle yemez ama aç kalmaktan iyidir. Beş dakika sonra raflarda dökülmüş yoğurt suyundan başka bir şey kalmaz.

Ton balığı diplomasisi

Hemen yandaki konserve adası, protein hesabı yapanların toplanma noktasıdır. Ayçiçek yağlılar kenara itilir, herkes zeytinyağlıyı arar. Kıdemli yazılımcı Mert’in önünde son iki küçük kutu kalmıştır. Yanına elinde iki paket kepekli galetayla İK uzmanı Ceren yanaşır.

“Mert Bey, o ton balığının birini bana bırakır mısınız?”

“Ceren Hanım, günlük 120 gram protein hedefim daha tutmadı.”

“Yarınki performans değerlendirme formunuz henüz önümde duruyor.”

“Bu açık bir tehdit mi?”

“Hayır, stratejik bir takas teklifi.”

“Peki. Zeytinyağlıyı size veriyorum. Umarım zammım bu kutuyla artar.”

“Zam değil ama en azından masanızın yeri değişmez.”

Kimse sepet almaz, çünkü girişte sepet almak yirmi saniye kaybettirir ve yirmi saniye bu reyonda ölüm demektir. Kutular montların ceplerine tıkıştırılır.

Meze dolabında aradığını bulamayanlar sandviç rafına sürülür, Maslak besin zincirinin en dip basamağına. Analist Burak bir kutuyu çevirip üretim saatine bakar.

“Burak, tavuklu bulabildin mi?”

“Tavuklular 11.58’de bitmiş Selin. Sadece labneli hindi füme var, ekmeği taş gibi.”

“Al onu, toplantı 13.00’te.”

“İçindeki sos sararmış Selin.”

“Gözlerini kapat ve ye.”

Erken çıkan şakşuka yer, geç kalan bayat mayoneze mahkûm olur. Maslak’ın yazılı olmayan en katı kanunu budur.

Kasada kriz

Kasa sırasında otuz beş kişi vardır, açık olan iki kasa. Plastik yoğurt kapları çıplak parmakları dondurur. Önde kriz patlar.

“Multinet geçmiyor mu hanımefendi?”

“POS cihazı sinyal almıyor beyefendi, başka kart deneyin.”

“Kartımda tam 1.850 TL yemek bakiyesi var!”

“Banka kartınızı kullanın o zaman, sırayı tıkamayın!”

“Şirket param varken kendi hesabımdan neden harcayayım?”

Kuyruktan toplu bir homurtu yükselir. Saat 12.32’dir; kırk beş dakikalık öğle arasının büyük kısmı kuyrukta erimiştir. Sıra nihayet Arda’ya gelir.

“Şakşukanın barkodu yırtık çıktı beyefendi. Reyondan yenisini getirin, elle giremem.”

“Reyonda şakşuka kalmadı ki! Sonuncusuydu bu!”

“O zaman ürün sizde kalamaz, kenara ayırıyorum.”

“Hayır! O patlıcan için lobide depar attım ben!”

Kasiyer kabı tezgâhın arkasına koyar. Arda reyona döner ve alt raftaki kısırı alır.

Plastik çatallar

Saat 12.44’te döner kapılar bu kez içeri doğru döner. Poşetlerden sızan sarımsak ve zeytinyağı kokusu asansörü doldurur, on dördüncü katta açık ofisin klima kanalına karışır. Plastik çatallar soğuk patlıcanlara saplanır, dişleri bükülür.

Kıdemli direktör Ali Bey masaların arasında burnunu büzerek yürür.

“Arkadaşlar, açık alanda koku yayan gıdalar tüketmeyelim lütfen. Birazdan yabancı denetçiler gelecek.”

“Yemekhanede boş masa yoktu Ali Bey. Mutfaktaki üç tabure de sabahtan rezerve edilmişti.”

“Toplantı odasına geçseydiniz.”

“Toplantı odasında yemek yasaklandı efendim.”

Ali Bey cam odasına çekilip kapıyı sertçe kapatır. Ağızlar kapalı, dudaklar sımsıkı çiğnenir; dört dakika sonra haftalık finans toplantısı başlayacaktır ve ekrana açılan Excel tablolarında şimdiden yağ lekesi vardır.

Arda kısırını açar, iki lokma alır. Sonra takvimini açıp yarına yeni bir toplantı ekler: 11.55, konu “Şakşuka”, tek katılımcı Arda. Odayı da meze dolabının önüne rezerve eder.