Pazar sabahı, Bebek sahili. Boğaz’dan serin bir esinti vuruyor, martılar simit peşinde. Kaldırım koşucularla, köpek gezdirenlerle ve kahvaltıya giden ailelerle dolu; herkes keten gömlekte, spor ayakkabıda, güneş gözlüğünde. Ama kalabalığın ortasında bir silüet hemen göze çarpıyor.
Kıdemli Denetim Müdürü Alperen sahilde yürüyor. Üzerinde gri bir spor ceket, sırtında devasa, siyah bir naylon sırt çantası. Çantanın ortasında beyaz nakışlı logo parlıyor: “GLOBAL FINANS & RISK COZÜMLERI A.S. - BIRLIKTE GELECEGE”.
Alperen mesaide değil. Sadece kahvaltıya poğaça almaya gidiyor. Ama çantayı evde bırakmak aklının ucundan bile geçmiyor.
Bebek’te Naylon Zırh
Çanta yüzde yüz imperteks polyesterdir. Güneşte plastik kokar, yağmurda dikiş yerlerinden su alır. Ama Alperen için her deri çantadan değerlidir, çünkü bedavadır. Oryantasyon paketinin kutsal bir parçasıdır.
Fırından iki açma, bir simit alır; poşeti dikkatle laptop bölmesine sokar. Yan fileli cepte şirketin dağıttığı mat siyah termos durur, üzerinde soyulmuş harflerle “Risk Yönetimi” yazar.
Bebek Kahvesi’nin kuyruğunda arkadaki genç kadın sevgilisinin kulağına fısıldar:
“Mert baksana, adam pazar sabahı Bebek’te iş çantasıyla geziyor.”
“Finansçıdır o hayatım. Bunlar şirketi ruhuna kazır.”
Alperen fısıltıları duymaz bile. Askıları iki eliyle göğsüne doğru sıkar. Logo sırtını kurşun geçirmez yelek gibi korumaktadır.
Welcome Kit
Her şey yedi yıl önce, masasında kırmızı kurdeleli bir koli bulduğu gün başladı. “Welcome Kit”in içinden mavi bir tükenmez, suni deri bir ajanda, sloganlı bir stres topu ve işte o çanta çıktı. İK uzmanı Pelin Hanım gözlerinin içine bakmıştı:
“Alperencim, bu çanta senin artık ikinci evin olacak.”
Alperen bunu askeri emir gibi benimsedi. İlk iki yıl çanta metroda eskidi. Üçüncü yıl ana fermuar bozuldu, bir ataşla tutturdu. Dördüncü yıl sol alt köşesi delindi, içine siyah koli bandı yapıştırdı. Yeni çanta almayı teklif edenlere düşmanca baktı. Para verip çanta almak ona göre günahtı; şirket bedava vermişti.
Geçen ay ekibe junior analist Can katıldı. İlk gün sırtında üç bin liralık su yeşili bir Herschel vardı. Alperen çocuğu hemen yanına çağırdı:
“Can, şirketin verdiği çantayı neden takmıyorsun?”
“Alperen Bey, onun askısı omuzlarımı kesiyor.”
“Kessin! Alışacaksın! O acı sana disiplin kazandırır. Yarın o yeşil çantayı evde bırak.”
Ertesi gün Can da siyah naylon tabuta teslim oldu.
Alperen spor salonuna da aynı çantayla gider. Soyunma odasında lüks spor çantalarının arasına naylon kütlesini fırlatır, terli tişörtünü çıkarırken yan gözle diğer üyelere bakar: “Görün işte, ben denetim müdürüyüm.” Kartvizitini sırtında gezdirmektedir.
Zorlu’da Romantik Akşam
Cumartesi akşamı Zorlu Center’da, İtalyan lokantasında. Alperen montunu çıkarır; trikosunun arkası sırılsıklamdır, çünkü naylon sırtına hiç hava aldırmamıştır. Eşi Burcu çatalını tabağa bırakır:
“Alperen, bu çantayı buraya getirmek zorunda mıydın? Sırtında kocaman ‘Global Risk Çözümleri’ yazıyor. Romantik yemeğe geldik, şirket genel kuruluna değil!”
Alperen çantayı sandalyenin arkasına asmaya çalışır. Ama içinde termos, şemsiye, şarj aleti vardır; yedi kiloyu bulur. Sandalye arkaya devrilir: Güm! Zeytinyağı şişesi devrilir, garson koşar. Alperen çantayı kundaktaki bebek gibi kucağına alır.
“Kendine normal bir deri çanta alsana artık!”
“Burcu delirdin mi? Deri çantalar beş bin lira! Bu sapasağlam. Yağmur geçirmez, leke tutmaz.”
Az önce zeytinyağı tutmuştu ama Burcu bunu söylemeye bile üşendi.
Kayınpeder Cephesi
Geçen yaz Bodrum’da Yalıkavak marinasındaki yatların önünden de aynı çantayla geçti. Plaja indi, şezlongun yanına gururla koydu. Kum kumaşa işledi, tuzlu su fermuarı kireçletti; Alperen güneş kremini laptop gözünden çıkarmaya devam etti.
Kayınvalidesinin pazar kahvaltısında da çanta kapı girişindedir. Emekli albay kayınpederi Kemal Bey kapıda görür:
“Oğlum, yine mi tatbikata geldin?”
“Arabada bırakmak istemedim Kemal amca. Şirket emaneti.”
Kemal Bey çayından bir yudum alır:
“Sana doğum gününde deri bir Samsonite alayım ben.”
“Sakın alma Kemal amca, vallahi bozuşuruz. O çantaları patronlar takıyor. Benim sırtım terleyecek ki şirket kazansın.”
Kemal Bey başını sallar. Damadının iflah olmaz bir vaka olduğunu o gün anlar.
Antalya’da Yüz Elli Aynı Çanta
Doruk noktası geçen kış Antalya’daki yıllık şirket kampında yaşandı. Beş yıldızlı otelin lobisine üç yüz çalışan girdi ve yarısının sırtında aynı çanta vardı. Aynı siyah imperteks, aynı beyaz logo, aynı fermuar tutamacı.
Seminer bitince koltukların üzerinde yüz elli tane aynı çanta kaldı. Alperen kahve arasından dönüp birini açtı; içinden pembe bir makyaj çantası ve astım spreyi çıktı. Yanındaki direktör yardımcısı bağırdı:
“Benim çantam nerede? İçinde denetim raporu vardı!”
Lobide arbede çıktı. İnsanlar çantaları koklayarak, fermuardaki ataşlara bakarak eşyasını aradı. Alperen kendininkini sol alt köşedeki siyah koli bandından tanıdı, hemen göğsüne bastırdı. O gün bile kimse “Acaba kendimize şahsi bir çanta mı alsak?” diye sormadı.
Gece Nöbeti
Pazar akşamı Alperen çantayı vestiyere asmaz; çalışma masasının yanındaki sandalyeye yerleştirir. Fermuarı açar, simit kırıntılarını ıslak mendille temizler, bilgisayarı içine koyar, şarj kablosunu sarıp fileli cebe sokar.
Gece çantayı görebileceği bir açıda uyur. Rüyasında kendini sırtı çıplak, logosuz bir sivil olarak görür ve kan ter içinde fırlar. Elini uzatır, sandalyedeki sert kumaşa dokunur: Hışır.
“Çok şükür, buradaymış.”
Tek umudu, şirketin bir gün yılbaşı hediyesi olarak tekerlekli promosyon bavul dağıtması. O zaman Alperen’in kahvaltıya poğaça almaya gidişi Bebek sahilinde bir de tekerlek sesiyle duyulacak.



