CV'sinde İngilizce Seviyesine Native Yazıp Toplantıda Donakalan Proje Yöneticisi: Sinerji İflası
LinkedIn profiline 'Native or Bilingual Proficiency' yazıp Maslak açık ofisinde plaza jargonuyla terör estiren kıdemli yöneticinin, Londra-Frankfurt ortak Teams çağrısında yaşadığı 45 saniyelik dil felci.
cvsinde-ingilizce-seviyesine-native-yazip-toplantida-donakalan-proje-yoneticisi
I. 14.00: Kanyon Sekizinci Kat Cam Odasında Küresel Bağlantı
Saat tam 14.00.
Kanyon Levent’in sekizinci katındaki büyük cam oda hazırdır.
Masanın ortasında dev bir toplantı hoparlörü parlar.
Duvara monte edilmiş 85 inçlik ekran mavi bir ışık yayar.
Kıdemli Proje Yöneticisi Alp Eren masanın başına geçer.
Üzerinde özel dikim beyaz bir gömlek vardır.
Kollarını dirseklerine kadar iki kez kıvırmıştır.
Saçları kaliteli bir wax ile geriye taranmıştır.
Görünüşü tam bir küresel lider profilidir.
Özgeçmişinde tam beş yıl İngiltere deneyimi yazmaktadır.
LinkedIn profilindeki dil yetkinliği ise göz kamaştırır:
“English: Native or Bilingual Proficiency.”
İK departmanı onu işe alırken bu maddeye hayran kalmıştır.
Maaşına yüzde 30 küresel koordinasyon primi eklenmiştir.
Bugün ise büyük sınav günüdür.
Yeni küresel dijital dönüşüm projesinin ilk toplantısı yapılacaktır.
Ekranda Microsoft Teams penceresi açılır: ding-dong.
Bağlantılar tek tek kurulur.
Frankfurt’tan program direktörü Hans ekranda belirir.
Hans’ın arkasında düzenli bir Alman ofisi görünür.
Londra’dan operasyon lideri Sarah ekrana katılır.
Amsterdam’dan teknik mimar Pieter mikrofona tıklar.
Alp Eren kameraya doğru geniş bir tebessüm yollar.
Ellerini masada birleştirir.
Kendinden son derece emin görünmektedir.
Toplantı odasında iki genç Türk uzman da oturmaktadır.
Uzmanlar Alp Eren’i hayranlıkla izler.
Birazdan sahne alacak büyük dehanın sunumunu beklerler.
Fakat bu sahnede büyük bir komedi sergilenecektir.
II. Türkçe Plaza Jargonunun Sahte Özgüveni: Sync Olalım Arkadaşlar
Alp Eren normalde ofiste saf Türkçe konuşmaz.
Cümleleri hep karma bir plaza kırmasıdır.
Sabah toplantısında ekibine şöyle seslenir:
— “Arkadaşlar, bu konuyu acilen sync edelim.”
— “Pazarlamayla bir touchbase olmamız şart.”
— “Raporun üzerinden hızlıca bir wrap-up geçelim.”
— “Bence bu süreçte operasyondan pushback yiyebiliriz.”
— “Aksiyon almazsak ciddi bir bottleneck oluşur.”
— “Low-hanging fruit fırsatlarını kaçırmayalım.”
Bu kelimeler ona müthiş bir dokunulmazlık sağlar.
Stajyerler onun yanında korkudan ezilir.
İK uzmanları ona saygıyla bakar.
Çünkü araya serpiştirilen yabancı kelimeler yetersizliği gizler.
Plazada yarı Türkçe konuşmak büyük bir zeka göstergesi sayılır.
Kahve kuyruğunda elinde Financial Times gazetesiyle gezer.
Masanın üstünde Harvard Business Review dergileri durur.
Herkes onu Cambridge mezunu zanneder.
Fakat aradaki Türkçe bağlaçlar çekilince iş değişir.
Bütün bir cümleyi baştan sona İngilizce kurmak gerekir.
İşte o an plazanın sahte büyücüleri kilitlenir.
Alp Eren aslında İngilizceyi lise hazırlık sınıfında öğrenmiştir.
Londra deneyimi dediği şey ise üç aylık bir dil kursudur.
Orada da sadece Kadıköylü Türk öğrencilerle vakit geçirmiştir.
Geceleri publarda sadece bira siparişi vermiştir.
CV’sine ‘Native’ yazarken içi hiç sızlamamıştır.
Çünkü bugüne kadar kimse onu küresel bir çağrıda tek başına bırakmamıştır.
Şimdi ise arkasında saklanacağı hiçbir şey yoktur.
Hoparlörden ilk ses gelir.
Sarah konuşmaya başlar.
İngiliz aksanı odada bir kırbaç gibi şaklar.
III. 14.15: Frankfurt’tan Gelen Basit Soru ve Beyin Ekranının Mavileşmesi
Toplantının on beşinci dakikası geride kalır.
Sarah genel yol haritasını özetler.
Sözü Frankfurt’tan Hans devralır.
Hans doğrudan Türkiye operasyonunu hedef alır:
— “Alp, could you please elaborate on the rollout schedule?”
— “Especially regarding the data migration phase?”
— “We see a potential conflict with the legacy ERP.”
— “How will you mitigate the system latency issues?”
Oda aniden bir buz kütlesine döner.
Kamera doğrudan Alp Eren’in yüzüne odaklanmıştır.
Alp Eren’in beyninde şimşekler çakar.
‘Elaborate’ ne demekti?
‘Rollout’ kelimesini biliyordu ama ‘legacy’ ne anlama geliyordu?
‘Latency’ lafını daha önce nerede duymuştu?
Alp Eren’in göz bebekleri aniden büyür.
Boğazı tamamen kurur.
Yutkunmaya çalışır: gık.
Yutkunamaz.
Alnında minik ter damlaları belirmeye başlar.
Ekrandaki Hans dikkatle beklemektedir.
Sarah not defterini önüne çekmiştir.
Odada oturan genç Türk analist Mert başını kaldırır.
Alp Eren’in ellerinin titrediğini fark eder.
Mert fısıltıyla yardım etmeye çalışır:
— “Alp Bey, veri aktarım takvimini soruyor.”
Fakat Alp Eren o sırada trans halindedir.
Dış dünyayla tüm bağları kopmuştur.
Alp Eren mikrofona doğru eğilir.
Ağzını açar.
Fakat ses çıkmaz.
Zihni bomboş bir beyaz tahtaya dönüşmüştür.
Windows mavi ekran hatası vermiştir.
Saniyeler bir asır gibi uzar.
Bir, iki, three, four…
Tam on saniye boyunca odada sadece klima sesi duyulur.
Hans kaşlarını kaldırır.
— “Alp? Are you there? Can you respond?”
IV. We Are Looking Forward to Make Synergy: Dil Bilgisi Katliamı
Alp Eren panik içinde ilk bulduğu kelimelere sarılır.
Zihnindeki kırık dökük plaza kalıplarını birbirine çarpar.
Ağzından çıkan cümleler odadakilerin kanını dondurur:
— “Yes… yes Hans. Absolutely.”
— “We are… you know… looking forward to make synergy.”
Hans şaşkınlıkla ekrana bakar.
Gözlerini kısar.
— “Synergy? What about the data migration timeline?”
Alp Eren’in gözleri yuvalarından fırlar.
Cümle kuramaz.
Sadece kelimeleri havaya fırlatır:
— “Yes, data is coming very nicely.”
— “Actually we are doing it like this because why not.”
— “We have big potential for align.”
— “Migration is on the table with great effort.”
Sarah Londra’dan söze girer.
Ses tonunda derin bir şüphe vardır:
— “Sorry Alp, are you saying the migration is completed?”
Alp Eren duvara toslamış bir araba gibidir.
Frenleri patlamıştır.
Duramaz.
— “Not completed but very happy progress.”
— “We will make a big meeting for pushback.”
— “Our team is totally full performance.”
— “Because synergy makes the dream work.”
Mert masanın altında tırnaklarını avucuna batırır.
Utançtan yerin dibine girmek üzeredir.
Yanındaki diğer uzman gözlerini tavana diker.
Gülmemek için dudağını kanatana kadar ısırır.
İngilizce konuşulmamaktadır.
Kelimeler alenen katledilmektedir.
Hans ekranda derin bir iç çeker.
Gözlüğünü burnunun ucuna indirir.
— “Alp, do you understand my question regarding ERP integration?”
Alp Eren ter içinde kalmıştır.
Gömleğinin yakası sırılsıklam olmuştur.
Kravatsız boynu kıpkırmızı kesilmiştir.
— “ERP is good Hans. Very traditional.”
Sarah dayanamaz, ekranda yüzünü ellerinin arasına alır.
Pieter mikrofonunu sessize alır, arkaya dönüp kahkaha atar.
Native seviyesindeki deha, ilkokul seviyesine düşmüştür.
V. Can You Hear Me Guys ve Donma Numarası
Alp Eren bu cehennemden tek bir şekilde çıkabilir.
Klasik plaza manevrasını devreye sokar.
Teknik arıza tiyatrosu.
Birden yüz kaslarını kaskatı dondurur.
Gözlerini tek bir noktaya diker.
Hareketsiz kalmaya çalışır.
Ağzı hafif açık pozisyonda bekler.
Sözde bağlantı kopmuş ve görüntü donmuştur.
Fakat odanın tavanındaki havalandırma pervanesi arkasında dönmektedir.
Nefes alırken göğsü inip kalkar.
Hans ekrana yaklaşır.
— “Did he freeze?”
Sarah cevap verir:
— “His video seems frozen, but his chest is moving.”
Alp Eren daha fazla dayanamaz.
Rezilliği başka bir boyuta taşır.
Elini kulaklığına götürür.
Mikrofonu parmaklarıyla hışırdatır.
Cızt. Hızt. Bzzzt.
— “Hello? Hello guys?”
— “Can you hear me?”
— “I think… connection is very bad today in Istanbul.”
— “My mic has a huge issue.”
— “Heavy rain outside, infrastructure is breaking.”
Oysa dışarıda pırıl pırıl bir güneş vardır.
Gökyüzünde tek bir bulut bile yoktur.
Hans bıkkın bir sesle konuşur:
— “We hear you perfectly Alp. Your audio is completely clear.”
— “And the weather has nothing to do with digital audio.”
Bu cümle Alp Eren’in idam fermanıdır.
Yalanı yüzüne vurulmuştur.
Sesi tertemiz gitmektedir.
Sadece İngilizcesi yoktur.
Alp Eren gözlerini kapatır.
Masadaki dizüstü bilgisayarın kapağını aniden indirir: küt.
Teams çağrısını tek taraflı olarak sonlandırır.
Ekranda kırmızı bir yazı belirir: “Call ended.”
Oda derin bir sessizliğe gömülür.
Sadece Alp Eren’in hızlı solukları duyulur.
Mert ve diğer uzman kımıldayamaz bile.
Patronları az önce canlı yayında iflas etmiştir.
VI. Çağrı Sonrası Tuvalet Lavabosunda Yüze Çarpılan Soğuk Su
Alp Eren sandalyeden bir yay gibi fırlar.
Hiçbir şey söylemeden kapıyı açar.
Koridora fırlar.
Adımları koşar adımdır.
Doğrudan tuvalete dalar.
Lavabonun mermerine iki eliyle tutunur.
Aynadaki yüzüne bakar.
Yanakları kıpkırmızıdır.
Musluğu sonuna kadar açar.
Buz gibi suyu avuçlarına doldurur.
Yüzüne sertçe çarpar: şılap.
Gömleğinin yakası su içinde kalır.
Nefes nefesedir.
— “Mahvoldum. Rezalet çıktı.”
— “Sarah kesin Londra yönetimine mail atacak.”
— “Hans beni bir kaşık suda boğar.”
— “CV’deki o Native kelimesini neden yazdım ki?”
— “Intermediate yazsaydım ne kaybederdim?”
O sırada tuvalet kabininden biri çıkar.
Finans Müdürü Arda Bey’dir.
Arda Bey ellerini yıkamak için yan lavaboya geçer.
Alp Eren’in perişan haline bakar.
— “Alp, iyi misin? Hasta mısın?”
— “Yok Arda, biraz başım döndü de.”
— “Küresel çağrı bitti mi?”
— “Bitti bitti. Harika bir sinerji yakaladık.”
— “Hans zor adamdır, iyi idare etmişsindir umarım.”
— “Merak etme, çok verimli bir wrap-up yaptık.”
— “Almanya tarafı sürece bayıldı.”
Alp Eren yine aynı plaza yalanına sığınır.
Tuvaletten çıkar.
Masasına döner.
İlk işi LinkedIn profilini açmak olur.
Korkuyla düzenle butonuna basar.
“Languages” sekmesine gelir.
“Native or Bilingual” ibaresini titreyerek siler.
Yerine şunu seçer:
“Professional Working Proficiency.”
Sonra o da korkutur.
“Limited Working Proficiency” yapar.
Fakat artık çok geçtir.
Saat 15.30’da mail kutusuna Hans’tan yeni bir e-posta düşer.
CC listesinde Türkiye Genel Müdürü ve Londra Direktörü vardır.
Konu: “Appointment of English-Speaking Technical Lead for Turkey Project.”
E-postanın ilk cümlesi kurşun gibidir:
“İletişim bariyerlerini aşmak adına projenin teknik liderliğini Amsterdam’a devrediyoruz.”
Alp Eren koltuğuna yığılır.
Plaza dili onu kurtaramamıştır.
Çünkü dünya sahnesinde sadece içi dolu olanlar ayakta kalır.
Geri kalanlar ise ilk virajda ‘synergy’ bataklığına saplanır.
Plaza rüyası kırk beş saniyede bitmiştir.
Geriye sadece soğuk bir ter ve boş bir özgüven kalmıştır.