Kurumsal Terfi Satrancı: Sessizce Harcanan Proje Kahramanları
Cuma gecesi saat 21.00'de açık ofiste veri kasan isimsiz analistler, pazartesi sabahı o sunumu yönetim kuruluna kendi zaferi gibi satan müdür yardımcıları ve plazanın acımasız görünürlük kast sistemi.
kurumsal-terfi-satranci-sessizce-harcanan-proje-kahramanlari
Cuma gecesi saat tam 21.15.
Levent İş Kuleleri’nin on yedinci katındayız. Açık ofisin tavanındaki floresanlar sönmüştür. Sadece en köşedeki masadan mavi bir ışık sızar.
Ortalıkta tek bir ses yankılanır. Havalandırmanın boğuk uğultusu ve temizlik paspasının gıcırtısı.
Levent barları ve Kanyon terası çoktan cuma neşesiyle dolmuştur.
O masada tek başına oturan kişi Serdar’dır. Kendisi Kıdemli Finansal Analisttir.
Gözlerinin altı morarmıştır. Gömlek kolları dirseklerine kadar kıvrılmıştır.
Masanın köşesinde soğuk tavuklu pilav durur. Yağı beyaz bir tabaka bağlamıştır. Yanında iki boş maden suyu şişesi yatar.
Serdar tam on bir saattir kırk iki ayrı departmandan gelen Excel tablolarını birleştirir. Yüz kırk bin satırlık veriyi temizler. Şirketin üç yıllık nakit akışını kurar.
Masanın kenarında sarı bir yapışkan not durur. Notu saat altıda Bebek’te partiye giden Grup Müdürü Tolga Bey bırakmıştır:
— “Serdarcım, pazartesi sabahı İcra Kurulu’na giriyoruz. Sen şu makroları bağla. Dipnotları kusursuz düş. Ben telefondayım. Harika bir iş çıkarıyorsun, emeğin çok kıymetli!”
Serdar derin bir nefes alır. Klavyede tuşlara basar.
Temizlik görevlisi Rıza Dayı masaya yaklaşır:
— “Serdar Bey, yine mi kaldın evlat? Bütün bina boşaldı.”
— “Rıza Dayı sorma. Pazartesiye yönetim kurulu sunumu var.”
— “Valla Serdar Bey, altı yıldır bu katı süpürürüm. Hep sen kalırsın, terfiyi hep başkaları alır.”
Rıza Dayı haklıdır. Ama Serdar gerçeği kabul etmek istemez.
I. Cuma Gecesi 21.15: Floresan Işığında Kalan Amele
Formülleri bağlayıp pivot tabloları kilitlediğinde saat gece 23.40 olur.
Şirketin yapacağı yüz seksen beş milyon liralık fabrika yatırımı bu dosyadadır. Her şey Serdar’ın bu gece yazdığı kodlara dayanır.
Serdar montunu sırtlar. Gece yarısı son Levent metrosuna yürür. Zihninde saf bir kurumsal inanç taşır:
— “Bu modeli teslim edersem, mart ayında direktör yardımcılığı terfisini kesin bana verirler.”
Serdar metro turnikesine kartını basar. Bip.
Tren raylarında yankılanan sese kulak verir. Yorgundur ama gururludur. İşi hakkıyla yapmıştır.
Oysa plazanın acımasız kuralını henüz bilmez. Emek vermek terfi getirmez. Sadece daha çok iş yükü getirir.
II. Pazartesi Sabahı 09.30: Yönetim Katında Çalınan Emek
Pazartesi sabahı saat tam 09.30 olur. Kulenin otuz ikinci katındayız. İcra Kurulu Toplantı Salonu.
Ceviz masada porselen fincanlar tüter. Masanın başında Holding CEO’su ve yönetim kurulu oturur.
Duvardaki dev ekranda sunum parlar: “Proje Phoenix: Finansal Mimari”.
Sunumu Grup Müdürü Tolga Bey yapar.
Tolga Bey özel dikim takım elbisesiyle sahnededir. Kol düğmeleri parıldar. Hafta sonu Kilyos’ta sörf yapmıştır. Yüzünde bronz bir ışıltı vardır.
Özgüvenle kablosuz kumandaya basar:
— “Değerli yönetim kurulu üyeleri… Son üç haftadır ekibimle gece gündüz çalıştık. Şirketimizin geleceğini şekillendirecek bu modeli bizzat kurguladım. Bakın on sekizinci slayta. Burada yaptığım simülasyon bize yıl sonunda on sekiz milyon lira net kâr getirecek.”
Tolga Bey “yaptığım”, “kurguladığım” kelimelerini peş peşe sıralar. Salondaki direktörler hayranlıkla başlarını sallar.
Peki Serdar’ın adı nerededir?
Kırk dört sayfalık sunumun en son slaytında, sekiz punto dipnotta geçer: “Analitik ekibe teşekkürler.”
O sırada Serdar nerededir?
Serdar on yedinci kattaki açık ofiste, plastik bardaktan sallama çay içer. Tolga Bey’den gelecek WhatsApp mesajını bekler:
— “Serdar, slayt yirmi ikideki marj hangi çeyrekti? Acil yaz.”
Serdar cevap yazar. Yönetim katına çıkamaz. Yetkisi yoktur. Çünkü o “operasyonel kadro”dur. İcra kurulunun halısına basacak “yönetici aurasına” sahip değildir.
Toplantı biter. CEO ayağa kalkıp Tolga Bey’in sırtını sıvazlar:
— “Tolga, olağanüstü bir vizyon. Rakamlara hâkimiyetin takdire şayan. Gelecek çeyrekteki Direktörlük koltuğu için adını bizzat masaya getireceğim.”
Tolga Bey tebessüm eder:
— “Teşekkür ederim efendim. Kurumumuza değer katmak tek gayemiz.”
Perde alkışlarla kapanır. Gerçek emek, sahne ışıklarının arkasında bir kez daha buharlaşır.
III. Plazanın Kast Sistemi: Yapanlar vs. Satanlar
Kurumsal plazalarda yazısız bir kast sistemi vardır. İki sınıftan oluşur:
- Yapanlar. Kod yazanlar, veri temizleyenler, lojistik çözenler, krizde sunucuya bağlananlar.
- Satanlar. Yapanların kan dökerek ürettiği çıktıyı on slaytlık sunuma çevirip üst yönetime hikaye gibi anlatanlar.
Plaza mitolojisi gençlere büyük bir masal anlatır: “Çok çalışırsan, işini iyi yaparsan mutlaka terfi alırsın.”
Bu sadece alt kademeleri haftalık altmış saat çalıştırma taktiğidir.
Kurumsal gerçeklik tam tersini söyler: Bir iş için ne kadar vazgeçilmez olursanız, o masaya o kadar sıkı çivilenirsiniz.
Şirkette modelleri sadece Serdar çözebiliyorsa, yönetim Serdar’ı asla Direktör yapmaz.
Serdar Direktör olursa modeli kim yapacaktır? Tolga Bey mi?
Tolga Bey Excel’de iki hücreyi toplayamazken operasyon iki günde çöker.
Bu yüzden sistem Serdar’ı makine dairesinde kilitli tutar.
Serdar’a her yıl aynı sözler söylenir:
— “Sen bu şirketin omurgasısın Serdar. Sen mutfaksın.”
Bir de kristal plaket verirler. Sırtını sıvazlarlar.
— “Mert abi, bu plaket markette geçiyor mu?”
— “Geçmez Serdar. Ancak kapı stoperi yaparsın.”
Şirket arabası, prim havuzu ve direktör unvanı sahnedeki hikayeciye gider.
IV. Kahve Makinesi ve Sigara Terası Diplomasisi
Tolga Bey bu basamakları nasıl tırmanır? Sıfır teknik bilgiyle nasıl güç kazanır?
Cevap basittir: Kahve Makinesi ve Sigara Terası Diplomasisi.
Bir analistin masada on saat ter dökerek ürettiği değer, üst düzey yöneticiyle kahve makinesinde yapılan üç dakikalık sohbetin yanına bile yaklaşamaz.
Tolga Bey mesaisinin yarısını koridorlarda ve lobi kapısında geçirir. CEO kahve almaya indiğinde Tolga Bey oradadır:
— “Ahmet Bey günaydın! Geçen haftaki golf vuruşunuz muazzamdı. Bu arada Phoenix projesinde kâr marjını yüzde on sekize çektik. Cuma detayları bizzat sunacağım.”
İki kelime, bir gülüş, ortak bir hobi ve araya sıkıştırılmış bir başarı iddiası.
CEO’nun zihninde bağ kurulur: Tolga demek golf, vizyon ve başarı demektir.
Serdar’ın adı ise CEO’nun zihninde hiçbir şeye karşılık gelmez. Çünkü Serdar o sırada bodrumda veri çeker.
Sigara terasında da aynı tiyatro sürer. Tolga Bey genel müdür yardımcılarına puro ikram eder:
— “Kemal Bey, Q3 hedeflerini erken kilitledik. Ekibimi bizzat motive ettim.”
— “Bravo Tolga, liderlik tam olarak budur.”
Plazada kural açıktır: Mutfakta çalışanlar ter kokar. Salonda sunum yapanlar pahalı parfüm kokar. Yönetim kurulları her zaman kokuyu takip eder.
V. Sessiz İstifa ve Büyükdere Caddesi’nin Çıkmazı
Her proje emekçisinin bir kırılma anı vardır. O gün mart ayının ikinci salı günüdür. Terfi listesi yayınlanır.
Serdar ekrana tıklar. Duyuru parlar:
“Tolga Yılmaz, Kıdemli Direktör olarak atanmıştır.”
En altta küçük harflerle kendi adı geçer: “Serdar Demir, 5. Sadakat Plaketi.”
Serdar donakalır. Saat dörtte Tolga Bey odasına çağırır:
— “Serdarcım, bu terfide emeğin çok büyük. Yukarıda senin için masaya vurdum. Ama yönetim ‘liderlik kaslarını biraz daha gözlemleyelim’ dedi. Seneye yardımcılığın garanti.”
İK uzmanı elinde cam bir plaketle masaya yanaşır:
— “Serdar Bey, beşinci yılınız kutlu olsun. Şirketimize sadakatiniz bizim için paha biçilemez.”
Serdar plakete bakar. Üzerinde adı bile yanlış yazılmıştır: “Serdar Demirel”.
O saniyede Serdar’ın içindeki o sadık çalışan sessizce ölür.
Sessiz istifa başlar. Serdar çalışma tarzını kökten değiştirir:
- Sabah tam 08.59’da kart basar, akşam tam 18.01’de bilgisayarı kapatır.
- Mesai saatleri dışında bildirimleri kapatır.
- Toplantılarda asla konuşmaz. “Tolga Bey’in vizyonu doğrultusunda ilerliyoruz” der.
- İki saatlik işi “Sistem ağır” diyerek üç güne yayar.
- Asla fazladan bir formül yazmaz. Bir hücre bile eklemez.
Serdar maaşı kadar çalışır. Ne bir kuruş eksik, ne bir kuruş fazla.
İkinci ekranda yurt dışı uzaktan çalışma ilanlarını inceler.
Saat 19.30 olur. Büyükdere Caddesi kilitlenir.
İş Kuleleri’nin kapısından iki ayrı hayat çıkar.
Tolga Bey şirketin tahsis ettiği yeni BMW’sine biner. Bebek’e kutlamaya gider.
Serdar ise sırt çantasıyla metroya iner. Cebindeki yemek kartına bakar. Kalan bakiye: yüz kırk iki lira. Bir dönere bile yetmez.
Bu sistem kısa vadede yürür. Her yıl üniversiteden yeni hayalperestler gelir. Serdar’ın boşalttığı masaya otururlar.
Fakat uzun vadede çöker.
Satanların sayısı yapanların sayısını aşınca şirket bir illüzyon makinesine dönüşür. Kriz patladığında, modeller çöktüğünde o şık direktörler gemiyi ilk terk edenler olur.
Gerçek kahramanlar ise çoktan gitmiştir. Ya Amsterdam’a uzaktan kod yazarlar ya da kendi küçük işlerini kurarlar.
Gökdelenler ise içi boş sunumların uçuştuğu dev hayalet kulelere dönüşür.