İzmit Körfezi kıyısındaki sanayi lojmanlarında sabah serin ve tertemizdir; hava çam iğnesi ve tuz kokar. 1982 yapımı üç katlı sarı bloklar ulu ağaçların arasında durur, kuş sesleri fabrikanın uzaktaki uğultusuna karışır. Elli dört yaşındaki Başmühendis Hikmet Bey çizgili pijamasıyla balkonda Rize çayını yudumlar, aşağıdaki bostanda kendi ektiği pembe domateslere bakar. Yan balkonda Bakım Müdürü Şevket Bey bahçe hortumunu açar.

“Günaydın Hikmet. Kira kesintisi bordroya yansımış mı?”

“Yansımış, bu ay tam 1.250 TL kesmişler.”

“Bedava valla. İstanbul’da millet aç geziyor.”

“Aidat da dahil üstelik.”

Aynı dakikalarda Kadıköy Moda’da hava egzoz, çöp ve rutubet kokar. Yirmi yedi yaşındaki startup kurucusu Can yer yatağında tutulmuş sırtıyla uyanır. Ev sahibi kirayı geçen hafta 45.000 TL yapmıştır. Can çizik MacBook’unu ve iki farklı şarj kablosunu sırt çantasına tıkar. Hedef bellidir: Moda Caddesi’ndeki üçüncü nesil kafede prizli tek masayı kapmak.

1.250 TL’lik Cennet

Burası holdingin kendi kapalı krallığıdır; enflasyon, kur ve kira krizi kapıdan girmez. Lojman kirası piyasanın otuzda biridir, ısınma fabrikanın kojenerasyon tesisinden neredeyse bedavaya gelir. Çınarların altındaki ahşap lokalde dört kap öğle yemeği (mercimek, orman kebabı, pilav, revani) personel kartından 45 TL düşer. Kooperatifte zeytinyağı ve tulum peyniri fabrika fiyatınadır; fiş maaştan sessizce kesilir. Tenis kortu, kreş, açık hava sineması… Hikmet Bey’in iki çocuğu bu bahçelerde paten kayarak büyümüş, ikisi de vakıf bursuyla mühendis olmuştur.

“Akşam lokalde tavla atar mıyız?”

“Bakarız. Üç numaralı fırının refrakter tuğlaları değişecek.”

“Aman acele etme, yirmi yıldır duruyor o tuğlalar.”

“Doğru. Devlette ve holdingde acele iş olmaz.”

Moda’da Priz Avı

Can koşar adım Moda yokuşunu tırmanır. Kafenin kepengi yarıya kadar açıktır; içeride burnunda hızma olan barista espresso makinesini temizler.

“Günaydın, açıldınız mı?”

“Sekizde açılıyoruz birader.”

“Köşedeki masaya otursam? Bana sadece priz lazım.”

Can çantasını tek prizli masaya fırlatır ve zafer kazanmış gibi sandalyeye çöker. Filtre kahve 140 TL’dir, yulaf sütüyle 190 TL olur. Camda bir tabela asılıdır: “Hafta sonu laptop kullanımı en fazla kırk beş dakikadır.” Can en ucuzunu söyler, temassız öder ve banka bildirimine bakar: şirket kartında 1.450 TL limit kalmıştır. Bu gece sunucu faturası çekilecektir. Limit yetmezse veritabanı askıya alınır.

2002’den Beri Zimmetli Koltuk

Fabrikanın 4 numaralı beyaz servisinde Hikmet Bey’in yeri üçüncü sıra sağ cam kenarıdır. O koltuk tapuludur; 2002’den beri ona aittir. Yeni başlayan bir uzman yanlışlıkla oraya otursa servisteki bütün kıdemliler aynı anda arkaya döner. Tek kelime edilmez, yalnızca bakılır. Genç uzman terleyerek en arkaya kaçar.

“Yaşar, klimayı yirmi üç yap evladım, enseme vurmasın.”

Servis otoyola süzülür, kadife koltuklarda kırk dakikalık bir kestirme başlar. Trafik kilitlense de kılı kıpırdamaz: servis gecikirse fatura şoförler amirliğine çıkar.

Yüzde 4 Şarjla Pitch

Öğleye doğru kafe tıka basa dolar. Yan masada iki reklamcı ajans dedikodusu yapar, karşıda bir yoga eğitmeni görüntülü seans verir. Can gürültü önleyici kulaklığını takar; Londra’daki bir fonla iki milyon dolarlık tohum yatırım görüşmesi başlar.

“Hello Can, we are ready to hear the numbers.”

“Hello John, our user growth is forty percent month-over-month.”

Tam o anda rustik ampuller cızırdayıp söner, espresso makinesi bir düdük çalıp susar. Mahallede elektrik gitmiştir, Wi-Fi da onunla. Can telefonundan erişim noktası açar; bodrum katta tek çizgi ve EDGE. Batarya: %4.

“Can, you are breaking up completely!”

“John, minor infrastructure optimization in our hub!”

Ekran kararır. Barista yaklaşır: “Birader pos cihazı çekmiyor, nakit var mı?”

Sandık Huzuru vs. Runway

Öğleden sonra Hikmet Bey ceviz masasında vakıf bültenini okur.

“Şevket, gel bir hesap yapalım. Kıdem tavandan, vakıf neması da cabası.”

“Ayvalık’tan zeytinlikli bir ev alırız.”

“Üstüne emekli maaşı da bağlanır, oh mis.”

Otuz yıldır tek bir risk almamış, tek bir yenilikçi fikir ortaya atmamıştır. Ama güvenli dişli olmayı bilmiştir.

Can ise Moda sahilinde bir bankta finans tablosuna bakar. Aylık burn rate yüz yirmi bin lira, kasada on yedi bin lira. Şirketin kalan ömrü: dokuz gün. Ortaktan mesaj gelir: “Sunucuları kapattılar. Müşteriler giriş yapamıyor.”

Rakı ve Tost

Akşam Hikmet Bey sahildeki sosyal tesiste kolalı örtülü masaya oturur: çinekop, meze, rakı.

“Sağlığına Şevket. Bu holding bizi hiç aç bırakmadı.”

“Babam da buradan emekli oldu, ben de buradan olacağım.”

Dört kişilik sofra 820 TL tutar, maaştan düşer.

Can ise büfede son parasını iki kaşarlı tosta ve bir ayrana verir: yüz altmış beş lira. Eve yürürken yanından holding servislerinden biri geçer; içeride kravatlı adamlar kadife koltuklarda uyuklar. Eskiden onlara “kurumsal dinozor” derdi. Şimdi uzun uzun bakar.

Gece rutubetli odasında LinkedIn’i açar. Unvanı hâlâ “Founder & Visionary”dir. Sonra holdingin kariyer sayfasına geçer, bir ilanda bir satır gözüne takılır: “Lojman imkânı.” Başvur’a basar. Servisin üçüncü sırası sağ cam kenarının 2002’den beri dolu olduğunu henüz bilmez.