Kozyatağı’nda E-5 yan yolundaki beton köprünün altı henüz zifiri karanlıktır. Sokak lambaları ıslak asfaltı soluk sarıya boyar, poyraz gazete kâğıtlarını ve karton bardakları savurur. Köşede poğaçacı Seyfi peynirli açma satar. Kaldırımda yakalarını kaldırmış onlarca plaza çalışanı bekler; kimse konuşmaz, nefesler buharlaşır.
Saat 06.40’ta beyaz bir Isuzu Turkuaz köşeden süzülür. Ön camda mavi hat levhası: “4. LEVENT - PLAZALAR / HAT-14”. Kapı tıslayarak açılır ve basamakta Servet Bey belirir. Elli yedi yaşındadır; otuz bir yıldır holdingin Bordro ve Özlük İşleri Müdürlüğü’nde kıdemli şeftir. Üzerinde koyu gri kaşe kaban, boynunda eşinin ördüğü lacivert atkı, elinde eski deri bir evrak çantası vardır.
“Hayırlı sabahlar Kaptan.”
“Hayırlı sabahlar Servet Ağabey.”
Ve holding servislerinin yazılı olmayan en katı kanunu devreye girer.
Üçüncü Sıra, Sol Cam Kenarı
Servet Bey soldan üçüncü sıradaki tekli koltuğa ilerler. Kılıf bordo kadifedir, kafalığın ortasında hafifçe parlayan koyu bir aşınma izi vardır: otuz yıllık mesainin tescilli mührü. Koltuk demirbaş kayıtlarında Servet Bey’e zimmetli görünmez. Ama yönetim kurulu başkanının makam koltuğu bile bu kadar kutsal değildir.
Geçen yıl hevesli bir stajyer oraya oturmaya cüret etmiş, servis bir anda uğursuz bir sessizliğe gömülmüştü. Arka sıradaki kıdemli tahakkuk uzmanı Halil Bey çocuğun omzuna usulca dokunmuştu:
“Evladım hemen kalk oradan. Orası Servet Bey’in otuz yıllık makamıdır, vallahi çarpılırsın.”
Servet Bey çantasını bacaklarının arasına sıkıştırır, kabanını çıkarır, astarı dışarıda kalacak şekilde katlayıp buğulu cama yastık yapar. Gözlüğünü gömlek cebine koyar, gözlerini kapar ve dış dünyayla bağını o saniye koparır.
Servis Göztepe’den, Acıbadem’den yolcu toplar. Arkada fısıltılı plaza sohbetleri başlar, şoförün radyosunda kısık sesle Müzeyyen Senar çalar. Servet Bey hiçbirini duymaz. Kafası motorun titreşimiyle milimetrik bir uyum içinde sallanır; ne viraj ne çukur başını camdan kaydırabilir. Ne hisselerin taban olması ilgilendirir onu, ne kurların patlaması, ne de tepe yönetimdeki taht kavgaları.
Köprü Kilitlenirken
Fatih Sultan Mehmet Köprüsü girişi açık hava mahşerine dönmüştür. Kavacık’tan itibaren trafik bir santim kıpırdamaz, servisler, hafriyat kamyonları ve cipler tampon tampona kilitlenir. Sağanak bastırır, silecekler gıcırdar, dışarıda korna senfonisi patlar. Ali Kaptan direksiyonu yumruklar.
Servet Bey’in yüzünde tek bir mimik oynamaz. Ağzı hafifçe aralıktır, nefesleri ritmiktir: Hıssss… Hıssss…
Yan koltuktaki Emre dehşetle onu süzer. Yirmi dört yaşındadır, Bilkent İşletme’den yeni çıkmış bir Management Trainee’dir ve saat sekizde genel müdür yardımcısına bütçe sunumu vardır. Köprüde kontaklar kapanmıştır. Emre tırnaklarını kemirir; Servet Bey Alplerde bir çam ormanındaymış gibi mışıl mışıl uyur.
İki nesil arasındaki fark buradadır: biri köprüyü aşmaya çalışır, öbürü köprünün kendisi olmuştur.
Çöpçü Balığı
Emre laptopunu kucağına açar, telefondan internet paylaşmaya çabalar. Direktörünün Outlook durumu kırmızıdan yeşile döner, acil e-postalar yağmaya başlar. Holdingde haftalardır reorganizasyon fısıltısı dolaşmaktadır: İcra Kurulu iki grup başkanını tek kalemde görevden almış, üç fabrika birleştirilmiş, yetmiş kişinin iş akdi feshedilecektir. Emre her gece kabuslarla uyanır.
Servet Bey’e ise bunların hiçbiri sinek vızıltısı kadar tesir etmez. Otuz bir yılda yedi CEO’nun yükselişini ve düşüşünü izlemiş, on iki genel müdür yardımcısının çıkış tazminatını kendi eliyle bordrolamıştır. Gelenlerin kibirle plazaya girdiğini, gidenlerin karton kutularla sessizce çıktığını görmüştür.
Holding büyük bir akvaryumdur. Süslü balıklar birbirini yer bitirir; dipteki sessiz çöpçü balığına kimse ilişmez. Servet Bey bu akvaryumun en bilge çöpçü balığıdır.
Kasis
Servis nihayet köprüyü aşar, yağmur diner, Büyükdere Caddesi’nin plazaları iki yanda yükselir. Araç holdingin Levent’teki kulesinin otopark rampasına kıvrılır ve tam o anda holding tarihinin en kusursuz biyolojik mucizesi sahnelenir.
Ön tekerlekler girişteki sarı plastik kasise çarpar: KÜÜÜT!
Servet Bey tam o darbenin indiği saniyenin onda birinde gözlerini açar. Ne bir saniye önce ne bir saniye sonra. Alarm kurulu değildir, saate bakmamıştır; bedeni o kasisin frekansını ezbere bilir. Gözünde uyku sersemliği yoktur. Kabanı tek hareketle cama çeker, silkeler, giyer, düğmelerini aşağıdan yukarıya ilikler. Atkıyı nizami sarar, gözlüğü takar ve Emre’ye döner:
“Günaydın delikanlı. Çok kasma kendini, bu kuleler senden de benden de büyüktür.”
“Günaydın Servet Bey. Haklısınız galiba.”
Servet Bey ağır adımlarla iner, kartını okutup turnikeden geçer. Sekiz saat boyunca faturalara damga basacak, bordroların yuvarlama farklarını kontrol edecek, yöneticilerin kaprislerini sineye çekecektir.
Akşam Emre sunumdan perişan çıkar, Servet Bey’den önce servise biner ve üçüncü sıranın arkasına oturur. Kabanını katlayıp cama dayar, gözlerini kapar. Uyuyamaz. Servet Bey arkasına dönmeden fısıldar: “Kasis daha otuz yıl uzakta evlat.”



