Levent’in girişinde üç kule gökyüzüne dimdik yükselir. İş Kuleleri, Türk bankacılığının kalesidir; Ankara bürokrasisinden İstanbul piyasasına vurulmuş çelik ve granitten bir mühür.

Yüz seksen bir metrelik Kule 1 elli iki katlıdır ve 2000’den 2010’a kadar Türkiye’nin en yüksek binası unvanını vakarla taşımıştır. Granit kaidesi bir Anadolu tapınağını andırır; yukarıda mavi-gri cam gökyüzünü bıçak gibi keser. Tekeli-Sisa ile Amerikalı Swanke Hayden Connell’in ortak eseridir. Burada koridorda koşan, nefes nefese kalan stajyer göremezsiniz. Herkes ağırbaşlı, ölçülü ve mesafelidir.

Çarşamba sabahı, otuz yıllık kıdemli müdür Selçuk Bey ile teftiş kurulu başkanı Necip Bey lobide karşılaşır.

“Hayırlı sabahlar dilerim Necip Beyefendi.”

“Hayırlı sabahlar Selçuk Bey kardeşim. Kravatınızın iğnesi çok zarifmiş, gözümden kaçmadı.”

“Eski genel müdürümüzün emeklilik armağanıdır efendim.”

“Zarafet ve intizam mühimdir. Şimdiki Maslak gençliğinde bu terbiye kalmadı maalesef. Hepsi spor ayakkabıyla genel müdürlüğe giriyor.”

“Yazık, bankacılık ciddiyet ister. Biz Ankara gelenekleriyle yetiştik Necip Bey.”

“O gelenek bu kulelerin harcındaki asıl çimentodur. Asansöre buyurunuz.”

“İstikamet elli ikinci kat, buyrunuz.”

Granit Kaidede Vakar

Lobiye adım attığınızda şehrin telaşı donar. Mermer zemin o kadar kusursuzdur ki üstünde yürüyenin silüeti yansır. Kimse telefonda bağırarak pazarlık etmez; baş selamları asla ihmal edilmez. Başmüfettişler hakiki deri bond çantalarıyla yürür, pirinç şifre kilitleri tıkır tıkır işler.

Granitin bir anlamı vardır: vatandaş parasını rüzgârda titreyen cam fanusa bırakmak istemez, taşa emanet etmek ister. Kıdemli baş odacı Şaban Efendi asansör kapısını hürmetle açık tutar.

“Hoş geldiniz Necip Beyim. Rize’den özel hasat çayımız geldi, taze demleniyor.”

“Eksik olma Şaban Efendi. Porselen fincanda ve demli isterim bilirsin.”

“Bilir miyim hiç efendim, fincanınız tabağıyla hazırlandı.”

Asansör yukarı bir tüy gibi kayar. Kırk beşinci kattaki analiz odasında iki bankacı dışarıya bakar.

“Deprem tatbikatında bile burada tek bir porselen fincan devrilmedi Selçuk.”

“Diğer yeni plazalar teneke kutu gibi kalıyor yanında. Maslak’takiler kibrit kutusu gibi birbirinin kopyası.”

“Banka dediğin ulu çınar gibi dik durmalı. Müşteri kapıdan girerken güveni hissedecek.”

“Yeni nesil fintechçiler bunu anlayamıyor işte.”

Elli İkinci Katta Gümüş Tepsi

Elli ikinci kat yönetim katıdır. Ortada oval bir maun masa, üzerinde deri sümenler, yeşil camlı pirinç lambalar, her üyenin önünde dolma kalem ve kurutma kâğıdı. Toplantıda telefon kurcalanmaz, tablet açılmaz; her karar deftere el yazısıyla geçer.

Şaban Efendi dantel örtülü gümüş tepsiyle içeri süzülür.

“Buyurunuz Genel Müdürüm, tavşan kanı taze çayınız. İki adet Erzurum kıtlama şekeri tabağın yanındadır.”

“Aferin Şaban, nizamı hiç bozmuyorsun.”

“Tam yirmi beş yıldır aynı nizam efendim, taviz yok.”

“Sayın üyeler, birinci gündem maddesi: ihracatçı sendikasyon kredisinin vadesi.”

“Oranı bağladık efendim. Ekip gece yarısına kadar kaldı.”

“Tebrik ederim ilgili masayı. Geleneksel bankacılık disiplini her devirde kazanır.”

“Maceraya lüzum yok arkadaşlar. Teamülleri takip edin.”

Çay kaşığı porselen tabağa hafifçe çarpar: Çıng. Odadaki tek melodi budur. Panik yoktur, telaş yoktur; dedikodu ancak öğle yemeğinde başlar.

Maslak’ın Kapüşonlu Gençliği

Öğle saatinde kule sakinleri çarşı katına iner. Keten örtülü masalarda kuzu incik ve zeytinyağlı enginar servis edilir; kimse plastik kasede çiğ kinoa yemez. Hazine masasının kıdemlileri aynı masada toplanır.

“Murat, geçen gün Maslak’ta yeni bir teknoloji şirketine uğradım. Ödeme altyapısı için.”

“Eee, nasıl bir ortammış?”

“Kurucusu gri kapüşonlu hırkayla geziyor. Altında yırtık kot. Bana kapıda ‘Selçuk naber bro’ dedi.”

“Ne cevap verdin?”

“Bana beyefendi diyeceksiniz dedim. Sonra toplantı için armut koltuk gösterdiler.”

“Oturdun mu peki?”

“Deli misin Murat! Ütülü İtalyan pantolonum kırışır.”

“İlk büyük dalgalanmada hepsi eriyip gidecek, göreceksin.”

“Bunlar parayı oyun sanıyor. Bizim kasada oyun oynanmaz, ancak tavla, o da emeklilikte.”

Bu masadakiler krizleri yakından tanır. 1994 çöküşünü görmüşlerdir. 21 Şubat 2001’de gecelik faiz yaklaşık yüzde yedi bin beş yüze fırladığında masa başındaydılar. Bu yüzden hiçbir geçici heves onları heyecanlandırmaz; armut koltuk hiç.

“Necip Bey hatırlıyor musunuz 2001’deki o şubat gecesini?”

“Nasıl unuturum Selçuk Bey, sabaha kadar Kule 1’de nöbetteydik.”

“O gece kimse kapüşon giymedi.”

“Vatandaş kapıya dayandığında herkes panikteydi. Biz kimseyi kapüşonla karşılamadık.”

“Bu kurumun temelinde Gazi Paşa’nın vizyonu vardır Selçuk Bey. O günden beri böyle.”

“Kravatımızı bile gevşetmedik. Yalnız ben bir ara ceketi çıkardım, hâlâ utanırım.”

Döner Kapıdan Çıkan Son Beyefendiler

Akşam Büyükdere Caddesi egzoz ve korna sesiyle kilitlenir. Pirinç döner kapıdan çıkan kıdemliler yün pardösülerini düğmeler, lacivert şemsiyelerini açar ve çiseleyen yağmurda ölçülü adımlarla ilerler. Ne servis telaşıyla koştururlar ne metro kuyruğu için paniklerler. Kime ve nereye ait olduklarını çok iyi bilirler; kartvizitlerinde de yazar zaten.

Çevrede yeni cam kuleler yükselir, fonlar kurulur ve batar, unvanlar unutulur. Kule 1’in granit silüeti aynı koordinatta kalır. Elli ikinci katın ışıkları en son söner.

Ertesi sabah Maslak’taki kurucu, Selçuk Bey’e LinkedIn’den bağlantı isteği gönderir. Selçuk Bey isteği kabul etmez. Önce bir dilekçe bekler; ıslak imzalı, iki nüsha.