Büyükdere Caddesi’nde göğe saplanan kırk iki katlı çelik kulenin lobisi. Turnikeler aralıksız öter, döner kapıdan buz gibi rüzgâr sızar, şemsiyelerden damlayan sular mermerde göletler oluşturur. Metrodan fırlayan yüzlerce kişinin tek hedefi var: dokuzdan önce ekspres asansörü yakalamak.
“Lanyard’ı evde unuttum galiba!”
“Kenara çekil kardeşim, arkada elli kişi bekliyor!”
Saat 08.52. Çelik kapı tıslayarak açılır ve on sekiz beden dört metrekarelik kabine vakumla çekilir gibi dalar. Islak trençkot, aceleyle sıkılmış parfüm, karton bardaklardan bayat filtre kahve. En son sığışan Emre sırtını kapıya yaslar, ağırlık sensörü öter, kırmızı ışık yanıp söner. Herkes nefesini tutar. Sensör susar.
“Çantaları kucağa alalım lütfen, kapı sıkışıyor.”
Kapılar kapanır. Kırk sekiz saniyelik sessizlik ayini başlar.
Hava Durumu Hipnozu
Asansörde göz teması kurmak yasaktır. Karşındakinin gözüne bakmak, onun uykusuzluğunu onaylamak, gece yarısına kadar süren slayt nöbetini paylaşmak demektir. Deneyimliler bakışı ayakkabı burnuna ya da tavandaki kameraya diker. En kusursuz sığınak ise telefon ekranıdır.
Ama çelik kuyuda şebeke çöker. Slack yenilenmez, gelen kutusu açılmaz. İşte o anda kurumsal dünyanın en büyük hipnozu devreye girer: hava durumu uygulaması.
“Senin telefon çekiyor mu Burak?”
“Çekmiyor abi. Ben de hava durumuna bakıyorum, sabahtan beri onuncu kez açtım.”
“En güvenli ekran o. Kimse işle ilgili soru soramaz.”
Ekranda “Hissedilen 11 derece, nem %82” okumak, yanındaki direktörün kol düğmesine bakmaktan bin kat konforludur. Saatlik yağış grafiğine üç yıllık bilanço inceler gibi bakılır, on günlük tahmin okunur, rüzgâr yönü ezberlenir. İkinci kaçış noktası kat göstergesidir: 12… 13… 14… Kulaklar tıkanır, insanlar yutkunur.
Tam o sırada sessizliği bozan bir ses: gurrrr. Kahvaltı yapamamış uzmanın karnıdır. Yüzü alev alev yanar, başını kabanına gömer.
“Kulaklarım tıkandı yine.”
“Yutkun Selin. Ekspres kabin bu, iki ayda alışırsın.”
Dikey Kast
Gökdelende asansörler şirket organizasyonunun dikey kopyasıdır. Alçak hat, birden on sekize kadar, her iki katta bir durur. Operasyon, muhasebe ve çağrı merkezi oradadır; kargo kuryeleri biner, fatura taşıyan stajyerler iner, kabin simit ve fotokopi kâğıdı kokar. Ekspres hat ise ilk on sekiz katı durmadan geçer, strateji, hukuk ve en tepedeki yönetime çıkar. İçerisi deri ve pahalı parfüm kokar. Kulak tıkanması, seçkinler kulübünün aidatıdır.
Kıdemli Direktör Bora Bey özetler:
“Alçak kata binenle aynı döner kapıdan giriyoruz ama lobide yollar ayrılıyor. Otuz dördüncü kattaki insanla sekizinci kattaki uzman arasında bir buçuk atmosfer fark var.”
Otuz sekizinci kat için tanımlı VIP kartlar okutulduğunda asansör diğer çağrıları iptal eder. Güçlü olan asansör beklemez, asansör güçlüyü bekler. Aşağıdaki stajyerin önünden kabin boş geçer.
“Bora Bey, kabin boş geçti!”
“Sana boş. O kabin yönetim katına rezerve.”
Kapıyı Tutar mısınız?
Kabindeki en büyük tehlike, kapı kapanırken duyulan telaşlı sesle başlar: “Kapıyı tutar mısınız lütfen!” Gelen, Genel Müdür Yardımcısı Cemal Bey’dir. Kapıya en yakın iki uzman aynı anda kollarını fotosele uzatır.
“Buyrun Cemal Bey! Arkadaşlar biraz geriye çekilelim!”
“Ben otuz sekize bastım bile Cemal Bey, kartınızı hiç çıkarmayın.”
Düğmeye basma yarışı sadakat tiyatrosunun en rafine sınavıdır. Ardından mayın tarlası gelir: asansör sohbeti. Trafikten bahsedemezsin, Cemal Bey makam aracıyla gelmiştir. Havadan bahsedemezsin, fazla basittir. Denetim uzmanı Emre şansını dener.
“Cemal Bey, dünkü sürdürülebilirlik raporu LinkedIn’de harika yankı buldu. Ekipçe çok motive olduk.”
“Güzel Emre. Rakamları masama koyun.”
Bu yanıt kabindeki oksijeni tüketir. Tam o sırada köşedeki stajyer hapşırır. On yedi kişi yüzünü montuna gömer.
“Çok pardon… Alerjim var.”
Kimse “Çok yaşa” demez. Herkes önüne bakar.
Otuz Sekizinci Kat
Aynalar insanın kendi yorgunluğuyla yüzleştiği tuzaktır. Tepeden vuran ışıkta akmış rimeller, tıraş kesikleri, devleşmiş göz altları. Herkes çaktırmadan saçını düzeltir, yakasını çeker.
Otuz ikinci katta yedi kişi askerî bir intikal gibi dışarı fırlar: “Müsaadenizle… İyi çalışmalar…” Kalanlar nefes alır.
Otuz sekizinci katta kabinde Cemal Bey ve iki direktör kalmıştır. Kapılar fısıltıyla açılır: kalın akustik halı, modern sanat tabloları, camın ardında sisli Boğaz.
“Cemal Bey günaydın, kahveniz masanızda.”
“Sağ ol Handan. On dakika içeri kimseyi alma.”
Kabin boş olarak kuyuya geri süzülür. Aşağıda saat 08.58’dir; lobide yeni bir kalabalık düğmeye basmak için yarışır.
Otuz ikinci katta masasına oturan Emre’nin telefonu nihayet çeker. Cemal Bey’den yeni bir mail düşmüştür: “Rakamlar nerede?” Emre hava durumu uygulamasını açar. Hissedilen 11 derece, nem %82.



