Ekim ayının sert bir perşembe öğleden sonrası. Zincirlikuyu tepesinde gökyüzü kurşun rengi; Boğaz’dan kopan rüzgâr yamacı tırmanıp Zorlu Center’ın açık meydanına dalıyor. Ortadaki cam küp parlıyor, etrafta lüks mağazalar diziliyor ve hava birden sekiz dereceye düşüyor.
Meydandaki masalarda yüzlerce fon yöneticisi, kurumsal avukat ve kreatif direktör ince kaşmir kabanlarına sarılmış oturuyor. Kimse içeri girmek istemiyor. İçeride oturmak prestij kaybı, masada görünmek zorunlu.
Peçeteler havalanıyor, menüler kendi kendine sayfa çeviriyor. Garson ince belli bardakta çayı masaya bırakıyor. Fiyatı 250 TL. Sıcak kalma süresi kırk beş saniye.
Rüzgâr Tüneli
Kâğıt üzerinde açık hava avlusu; pratikte kentsel bir rüzgâr tüneli. Kuleler hava akımını sıkıştırıyor, Boğaz poyrazı meydanda fırtınaya dönüşüyor, dev saksılardaki bitkiler bile sallanıyor.
İki fon yöneticisi bir masada:
“Can Bey, burası bugün biraz esiyor mu?”
“Biraz mı Selim? Az önce laptoptan bir slayt uçtu sandım.”
“İçeri geçelim mi? İçeride boş masa var.”
“Asla. Bugün Maslak ekibi de burada. Dışarıda görünmemiz lazım.”
“Parmaklarımı hissetmiyorum. Çatalı tutamıyorum.”
“Montunu fermuarla. Deal konuşuyoruz, dayan biraz.”
Can Bey deri eldivenlerini takıp klavyeye eldivenle basar. Yan masada rüzgâr bir küllüğü kapıp yere çarpar.
“Kusura bakmayın beyefendi, venturi etkisi var bugün.”
“Ne etkisi kardeşim, Boğaz’ın suyu masaya gelecek neredeyse.”
“Hemen ısıtıcıyı yakıyorum.”
“O ısıtıcı az önce sadece saçımın üstünü yaktı. Bacaklarım dondu.”
250 Liralık Termodinamik
Çay masaya geldiğinde seksen derecedir. İkinci dakikada elli. Üçüncü dakikada soğuk çay.
“Garson bey, bu çay buz gibi.”
“İki dakika önce taze getirdim efendim. Fincanı iki elinizle sarın isterseniz.”
“Ben çaya 250 lira verdim. Fincanı ısıtmak için mi aldım?”
“Yenileyelim efendim, ama yeni çay da bir dakikada soğur.”
“Termosla servis yapın o zaman.”
Direktör Kaan Bey güler.
“Boşuna uğraşma Burcu. Ben espresso söyledim, tek dikişte bitirdim.”
“Dilin yanmadı mı?”
“Yandı ama donmaktan iyidir. Burada çay içmek taktik hatadır. Papatya fırtınaya dayanamaz.”
Hesap gelir: iki soğuk çay, bir espresso, kuverle 1.200 TL. İçilmeyen çaylar masada kederle parlar. Bu paraya kışlık eldiven alınırdı.
Peçete Avı
Meydanın orta aksı rüzgârın ana otobanıdır; buradan geçen herkes iki büklüm yürür. Dördü çeyrek geçe rüzgâr birden sertleşir ve masalardan onlarca keten peçete martı gibi havalanır.
“Mert koş, bütçe sunumu uçuyor!”
“Hangi sayfa Emre Abi?”
“Faiz projeksiyonları! Eataly’nin çatısına gidiyor!”
“Yakaladım abi, Louis Vuitton vitrinine yapışmış.”
Yan masada bir bardak devrilir, maden suyu rüzgârda dağılıp yüzlere yağmur gibi iner.
“Yağmur mu başladı?”
“Hayır, yan masanın maden suyu.”
“Ama ambiyans çok iyi değil mi?”
“Ambiyans harika. Yüzüm felç oldu ama ambiyans harika.”
Ertesi gün ofislerde burnunu çeken müdürler görülür.
“Grip misiniz Selim Bey?”
“Değilim. Dün Zorlu terasında iki saat bilanço tartıştık. Ama anlaşmayı bağladık.”
“Ciğerinizi verdiniz ama anlaşma cepte.”
Isıtıcı Savaşları
Kafeler tepeden sarkan kırmızı elektrikli sobalar ve masaların arasına mantar ısıtıcılar dizmiştir. Hepsi yalnızca lokal sıcaklık üretir: kafanız yanar, ayaklarınız buz keser.
“Tepem pişti, ayaklarım buz tuttu.”
“Isıtıcının yönünü çevireyim mi Aylin Hanım?”
“Aman dokunma, çevirirsen omuzlarım da donar.”
Yeni gelen her müşteri ısıtıcıyı kendi masasına çeker.
“Pardon beyefendi, o soba bizim masaya aitti.”
“Biz geldiğimizde buradaydı.”
“Biz bir saattir buradayız, donduk.”
Partner avukat ile genç yazılımcı bir soba için kapışır. Kurumsal unvanlar ısıtıcı önünde sıfırlanır.
İçerisi ve Dışarısı
İçeride sıcaklık yirmi iki derecede sabittir, hava filtrelidir. Ama içeride oturmak AVM müşterisi olmaktır; dışarıda oturmak networking. Genel Müdür Yardımcısı Sinan Bey cama sırtını döner, karşı masaya selam vermek için rüzgâra karşı üç adım atar. Kravatı omzunun üstünden geriye uçar.
“Cenk selam! Akşam yemeğine kalıyor musunuz?”
“Sesini duyamıyorum Sinan, rüzgâr yutuyor! Donduk, arabayı çağırdık, kaçıyoruz!”
Masadaki dizüstü bilgisayarların pilleri soğuktan yarım saatte yüzde seksenden yirmiye iner.
“Tolga, bilgisayar kapandı.”
“Benimki de abi. Toplantıyı bitirelim.”
“Tamam, hesabı iste. Ama yarın yine buradayız.”
“Yarın termal içlikle geleceğim abi.”
Akşam
Altıda hava kararır, köprünün ışıkları yanar. Son savaşçılar da pes eder; titreyen eller kartları pos cihazına uzatır.
“Temassız çekin lütfen, şifreyi tuşlayacak halim kalmadı.”
“Yine bekleriz efendim.”
“Nisan gibi geliriz.”
Döner kapıdan içeri giren herkes derin bir “oh” çeker. Sinan Bey içerideki bir masaya oturur, kabanını çıkarır ve yirmi iki derecede ilk kez rahat bir nefes alır. Sonra camın öbür tarafında, rüzgârın ortasında oturan genç bir ekibi görür.
“Tolga, şunlara bak. Kim bunlar?”
“Bilmiyorum abi. Ama dışarıdalar.”
Sinan Bey kabanını yeniden giyer.



