Kasım ayının yağmurlu bir çarşamba sabahı. Maslak sırtlarında poyraz hüküm sürüyor; denizden gelen soğuk hava tepeye tırmanıyor.
Büyükdere Caddesi’nin üzerinde 202 metrelik, kırk yedi katlı Spine Tower yükseliyor. Kule rüzgâr tüneli testlerinden geçmiş, rüzgâr optimizasyonunu Prof. Ruscheweyh tasarlamış. Bina sarsılmıyor.
Kaldırımda ise durum başka. Metrodan çıkmış yüzlerce genç analist kuleye doğru yürüyor ve o kısa mesafe bir savaş alanına dönüşüyor. Aniden o madeni ses duyuluyor: Çat! Yirmi dört telli lüks bir baston şemsiye ters yüz oluyor, kumaşı balon gibi şişiyor.
Metrodan Kuleye
Yeraltı sıcaktır, istasyon sakin bir sığınaktır. Turnikeden çıkıp caddeye adım attığınız anda rüzgâr plazaların arasından jet motoru gibi üfler.
Kıdemli finans analisti Caner siyah şemsiyesini açar. Daha ilk adımda kolu geriye bükülür.
“Mert tut beni! Şemsiye beni caddeye çekiyor!”
“Kapat Caner! Bırak sapını, fırlat gitsin!”
“Yetmiş euro verdim ben buna, bırakmam!”
Rüzgâr bir tokat gibi patlar. Kumaş metal gövdeden ayrılır ve roket gibi yükselir. Caner’in elinde çıplak bir baston sapı kalır.
“Tebrikler Caner. Artık elinde bir adet ninja kılıcı var.”
“Gülme Mert. Saçım mahvoldu, jöle komple eridi.”
“Saçı boşver, arkana bak. Şemsiyen üçüncü kata kondu.”
Kaldırımda her birkaç adımda bir ters dönmüş şemsiye iskeleti yatar.
Bina İçin Harika
Kulenin kavisli hatları rüzgâr yükünü dağıtmak için tasarlanmıştır. Bina için. Kabanlarına sarılmış iki danışman, risk analisti Zeynep Hanım ile vergi uzmanı Tolga Bey, hızlı adımlarla ilerler.
“Tolga Bey, bu kulenin rüzgâr hesabını yapanla tanışmak istiyorum.”
“Tebrik mi edeceksiniz?”
“Hayır, bu şemsiyenin faturasını ödeteceğim.”
“Ben bu kış beş şemsiye harcadım. Bütçede ayrı kalem açtım.”
“Rüzgâr tüneli testi yapmışlar. Biz insanız, tünel faresi değiliz.”
“Spine aerodinamik bir harika Zeynep Hanım. Ama sadece bina için.”
“Bizim aerodinamiğimiz sıfır Tolga Bey. İki adımda bir geri savruluyoruz.”
Tolga Bey haklıdır. Bina tek camı çatlamadan dimdik durur, aşağıdakiler savrulur. Kravatlar omuzlardan geriye uçar, fularlar boyunlara dolanır. Topuklu ayakkabıyla yürüyen uzman yardımcıları granitte kayar, sokak lambalarına sarılır.
“Hanımefendi, iyi misiniz? Koluma girin.”
“Direğe tutunuyorum Burak Bey. Birlikte savruluruz, ağırlık merkezimiz yetersiz.”
Döner Kapı
Lobi devasa bir cam fanustur; tavanı yüksek, zemini mermer, içerisi huzurlu bir vahadır. O vahaya girmek ise fiziksel çaba ister. Fırtınalı sabahlarda döner kapı yavaşlar, bazen tamamen durur ve itmek için bütün vücut ağırlığınızı vermeniz gerekir.
Kıdemli denetçi Kerem kapıya dayanır.
“İt Kerem it! Kapı kilitlenmiş!”
“Kilitli değil abi, hava tutuyor!”
“Omuz at, arkada yirmi kişi ıslandı!”
Güvenlik görevlisi içeriden cama vurur: “Tek kişi itmeyin! İki kişi yüklenin!”
Kerem ile yanındaki analist aynı anda yüklenir. Kapı gıcırdayarak yarım tur döner ve dışarıdaki hava lobiye bomba gibi dolar. Broşürler havalanır, güvenlik masasındaki formlar uçuşur.
“Kardeşim bu kapı değil, denizaltı kapağı mübarek.”
Şemsiye Morgu
Lobi girişindeki iki çelik çöp kovası kâğıt mendil için konmuştur. Sabah dokuzda içleri hurda pazarına dönmüştür. Ağızlarından kırık teller ve yırtık kumaşlar sarkar.
“Hocam burası modern sanat enstalasyonu gibi olmuş.”
“Ne sanatı Arda, burası şemsiye morgu.”
“Bak şu soldaki meşhur bir İtalyan markası.”
“Poyraz marka dinlemez Arda.”
“Benimki pazardan elli liraydı abi, ilk adımda ikiye katlandı.”
Çalışanlar şemsiyelerini kovaya bırakırken kısa bir veda yaşanır: “Üç yıl bana hizmet ettin, huzur içinde uyu emektar.” Temizlik görevlisi elinde koca bir torbayla gelir.
“Sabahtan beri üçüncü torba bu.”
“Günde kaç şemsiye çıkıyor usta?”
“Saymayı bıraktım beyim. Yağmur dursa da rüzgâr durmuyor.”
Fön ve Mağlubiyet
Plaza dünyasında dış görünüş her şeydir: jilet gibi pantolonlar, kaşmir paltolar, özenle taranmış saçlar. Rüzgâr bu cilayı saniyeler içinde kazır.
Yatırım komitesine yetişen Direktör Haluk Bey aynaya bakar.
“Bana ne oldu böyle Selin?”
“Haluk Bey, saçınız Einstein gibi olmuş.”
“Sabah bir saat fön çektirdim ben! Kravatım nerede?”
“Sırtınızda efendim. Ceketin arkasına dolanmış.”
Haluk Bey lavaboda saçını suyla yatıştırmaya çalışır; nafile. Biraz sonra komite başkanı girer.
“Günaydın arkadaşlar. Dışarıda hortum mu var?”
“Hortum yok Cemil Bey, her zamanki Maslak ayazı.”
“Paltomun düğmesi koptu yolda. Toplantıyı karanlıkta yapalım, kimse kimsenin saçına bakmasın.”
Salonda hafif bir gülüşme olur; herkes aynı durumdadır. Masadaki yedi kişinin yedisi hafifçe titrer. Kahve makinesinin önünde kuyruk oluşur.
“Double espresso alabilir miyim, içim ısınmıyor.”
“Benim ellerim uyuştu, kupayı iki elle tutuyorum.”
“Sunum sırasında titrersem heyecandan sanmayın, soğuktan.”
“Biliyoruz Kaan, hepimiz aynı dondurucudan çıktık.”
Akşam Ayazı
Akşam kulenin aydınlatmaları yanar. Yağmur dinmiştir ama rüzgâr hız kesmemiştir. Döner kapıdan çıkanlar artık deneyimlidir: kimse şemsiye açmaya yeltenmez. Kapüşonlar bağlanır, başlar öne eğilir, herkes rugby oyuncusu gibi hücum pozisyonu alır.
“Şemsiyeni açmıyor musun Caner?”
“O hatayı sabah yaptım Mert.”
“Yağmur çiseliyor ama.”
“Islanayım daha iyi. Gökyüzüne uçmaktan iyidir.”
Metronun yürüyen merdivenine ulaştıklarında yeraltının sıcak havası yüzlerini ısıtır. Caner son bir kez yukarı bakar. Sabahki şemsiyesinin kumaşı hâlâ üçüncü katın saçağında asılı duruyor; kırk yedi katlı kulenin rüzgâr testinden geçmeyen tek parçası olarak.



