Levent’in göbeğinde Kanyon’un kıvrımlı katları, Tabanlıoğlu ile Jerde’nin çizdiği gibi, gerçek bir vadiye benzer. Salı günü öğle arasında kabanlarının yakalarını kaldıran plaza çalışanları yürüyen merdivenlerden aşağı kayar. Hedef eksi ikinci kattaki ışıltılı gurme markettir; Levent finans elitinin öğle saatlerindeki statü arenası.

Salata barının önünde metrelerce kuyruk vardır. Metal maşalar havada uçuşur, kaplara kinoa, avokado, kuru domates ve füme somon doldurulur. Her gram para demektir ama kimse düşünmez, çünkü herkesin cebinde şirketin yüklediği sihirli yemek kartı vardır. Sanal bakiye insanı korkutmaz.

Strateji analisti Tolga dolu kutusunu tartıya uzatır.

“Gramaj 420 geldi beyefendi. Toplam 450 TL.”

“Kartı okutuyorum.”

Bip. Bip.

“Bir saniye beyefendi, cihaz onay vermedi. Bakiye yetersiz yazıyor. Kalan bakiye tam on sekiz lira.”

On Sekiz Lira

Marketin içindeki sesler bir anda kesilir gibi olur. Arkadaki borsa sohbeti susar. Levent’te yemek kartının erken bitmesi en büyük sosyal çöküştür, üstelik daha ayın on beşi bile gelmemiştir. Bakiye nereye gitmiştir? Her sabah kırk beş liralık filtre kahveye, her öğle cevizli kinoa salatasına, bir de ofis çekmecesini dolduran organik kuru meyveye. Hesap ortadadır: kuru bir on sekiz lira.

Tolga’nın yüzü tebeşir gibi olur. Boynundaki şirket askılığı birden tonlarca ağırlık yapar.

“Cihazınızda bir bağlantı hatası olmasın?”

“Hata yok efendim. Gayet net yetersiz yazıyor.”

“Mobil uygulamadan kontrol edeyim. İnternet çekmiyor burada.”

“Bodrum kattayız efendim, beton sinyali keser. Arkada yirmi kişi var.”

Gramaj Kumarı

Salata barı plazanın en tehlikeli kumar masasıdır. Önce roka, marul, tere serersiniz; bunlar teraziyi oynatmaz. Sonra göz döner. Izgara tavuk eklenir, ardından üç kalın dilim Ezine tulumu, ceviz, chia, keten tohumu. Kapağı kapatırken araya iki dilim füme somon sıkıştırılır. Felaket o saniyede başlar. Somon ve tulum peyniri ağır metaller gibidir; gramaj üç yüzden beş yüze fırlar.

“Somonu koymasaydım belki bakiye yeterdi.”

“Somonun kilosu dokuz yüz lira beyefendi. Fiyat tabelası tam karşınızda.”

“Küçük puntoyla yazmışsınız. Kredi kartına geçebilir miyiz?”

“Yanınızda mı?”

“Cüzdanı masada unuttum. Telefondaki kartın limiti de dün akşam market alışverişiyle dolmuştu.”

Sessiz Yargı Heyeti

Tolga’nın arkasında on beş sabırsız insan dikilir. Ellerde salata kapları, hazır suşiler, baget sandviçler. Öğle arası kırk beş dakikadır ve her saniye öğleden sonraki toplantıdan çalınmaktadır. Topuklar parlak zeminde tıklar. Arkadaki kıdemli vergi direktörü daha fazla dayanamaz.

“Kardeşim, bakiyesi olmayan insan neden koca kutu somon doldurur?”

“Sabah bakiye vardı, sistemsel bir hata oldu sanırım.”

“Yirmi dakikadır dikiliyoruz, bire bir toplantım var. Halledemiyorsan kenara çekil.”

“Uygulama açılana kadar öğle arası bitecek!”

“Biraz anlayış rica ediyorum sadece.”

“Burada finans konuşulur genç dostum, anlayış konuşulmaz.”

Tolga yerin dibine girmek ister. Kuyruktakiler ona batmış bir fon gibi bakar. “Bakiye yetersiz” basit bir teknik uyarı değildir, sınıfsal bir teşhistir. Şirketin ay başında cömertçe yüklediği bütçe Levent fiyatları karşısında iki haftada erir. Geriye kalan on beş iş günü ne olacaktır? Evden sefer tasıyla soğuk makarna mı taşınacak, metro büfesinden poğaça mı kemirilecektir? Tolga POS cihazına boş gözlerle bakar.

“Kalan on sekiz lirayla ne alabilirim peki?”

“Küçük boy bir kaynak suyu. Yanına belki naneli sakız.”

“Sakız çiğneyerek öğle yemeği mi atlatılır hanımefendi?”

“Kutunun kapağını kapattınız, ödeme yapmazsanız ürün imha sepetine gider.”

“Bu tam anlamıyla kentsel bir trajedi.”

“Bizim için rutin beyefendi. Her ayın ortasında günde yirmi kişi salatasını bırakıp kaçıyor.”

“Demek ki yalnız değilim.”

“Yalnız değilsiniz. Ama sıradaki siz değilsiniz.”

Kaçış ve Leblebi

Utanç çemberinden çıkmanın tek yolu kaçmaktır. Tolga ellerini havaya kaldırıp teslim olur.

“Ben bu salatayı alamıyorum. Lütfen iptal edin. Beklettiğim herkesten özür dilerim.”

“Nihayet!”

“Gençler hesap kitap yapmayı öğrenemedi gitti.”

Tolga arkasına bakmadan yürüyen merdivene yönelir. Basamaklar onu yukarı, dışarıdaki soğuğa taşır. Bu kez soğuk ilaç gibi gelir; yanaklarındaki utancı söndürür. Büyükdere’nin kuleleri tepeden bakar, her biri onun bakiyesiyle dalga geçiyor gibidir.

Ofise döner, asansörde kimseyle göz göze gelmez. Sağ alt çekmeceyi çeker. En karanlık köşede geçen haftadan kalan sarı leblebiler ve bir banka etkinliğinden kalma promosyon bisküvisi durur. Avucuna beş leblebi döker.

“Tolga, öğle yemeğini çabuk hallettin?”

“Hallettim sayılır Murat abi. Akdeniz tahılları ve kuruyemiş ağırlıklı bir tabaktı.”

“Afiyet olsun. Ben de Kanyon’a inecektim, vazgeçtim.”

“Sakın inme abi, aşağıda büyük bir finansal kriz var.”

“Senin kart da mı bitti?”

“On sekiz lira kaldı. Rezil oldum.”

“Canını sıkma, benimki iki gün önce sıfırlandı. Çay ocağındaki bisküvileri ılık suya batırıyorum.”

İki analist gözlerinden yaş gelene kadar güler. Dışarıdan bakan herkes onları kartvizit kahramanı sanır.

Tolga leblebisini yavaşça çiğner. Ekranda revize bütçe tablosu açıktır. İlk satırı o yazar: “Yemek kartı, ayın ilk haftası: kinoa. Son iki haftası: leblebi. Somon: kalem kapatılmıştır.”