Cuma akşamı Nidakule’nin cam cephesi karanlığı emer. Üst katların pencerelerinden bakınca manzara tek bir renge bürünür: kırmızı. E-5 Bostancı’dan Göztepe’ye kadar durmuştur. On binlerce otomobil tampon tampona dizilir, fren lambaları karanlıkta kırmızı bir deniz gibi parlar.

Saat 18.30’da iki kıdemli bütçe analisti cama yapışmıştır. Ellerinde yarısı soğumuş karton kahve bardakları vardır.

“Haritayı açtın mı Onur?”

“Açtım Serkan. Her yer bordo. Kartal’a kadar simsiyah.”

“Şimdi otoparka insek?”

“Kavşaktan ana yola çıkışımız kırk beş dakika sürer.”

“Bir saat daha kalsak açılır mı?”

“Cuma trafiği açılmaz Serkan. Sadece koyulaşır.”

“Peki biz burada ne yapıyoruz?”

“Kırmızı ışıkları izleyip varoluşumuzu sorguluyoruz.”

Kırmızı Işık Nehri

Cuma mesai bitimi bir kurtuluş vaadidir. Kozyatağı’nda ise tuzaktır. Nidakule, Anadolu Yakası’nın en büyük huni ağızlarından biri olan Kozyatağı kavşağının dibindedir; her yönden gelen araçlar burada sıkışır. Yukarıdan bakınca arabalar oyuncak gibidir, kırmızı noktalar milim milim ilerler. Bir ambulans siren çalarak emniyet şeridine dalar, ama şerit çoktan cipler tarafından işgal edilmiştir.

“Şu ambulansa baksana. Kımıldayamıyor bile.”

“Aşağıdaki arabaların içinde olmak da farksız.”

“İnsan neden bile bile bu eziyete girer?”

“Eve gitmek istiyorlar.”

“Ev dediğin uyumak için bir sığınak.”

“Yine de şu plazadan sıcak Serkan.”

“Klimalar da tam altıda kesildi. Bizi dışarı atmak için her şeyi yapıyorlar.”

“Ama aşağıdaki trafik bizi içeri geri itiyor.”

Akvaryum Duvarı

Pencereler tavandan tabana camdır. Gündüzleri Adalar görünür, deniz pırıl pırıl parlar. Akşam olunca camlar dev bir akvaryum duvarına dönüşür ve dışarıdaki çile içeriye tablo gibi asılır. Navigasyon ekranı dehşet saçar.

“Kadıköy’e bir saat kırk dakika diyor.”

“Yürüsek daha hızlı.”

“Yağmur yağıyor. Metroya binelim o zaman.”

“İstasyonun merdivenlerini gördün mü? Kuyruk sokağa taşmıştı.”

“En azından burada sandalye var altımızda.”

“Sandalye var ama gençliğimiz akıp gidiyor. Gençliğimiz çoktan E-5 asfaltına gömüldü.”

“Depoyu doldurmak iki bin lira oldu. İki bin liralık yakıtı rölantide yakıyorsun.”

Telefona gruptan mesaj düşer: “Ben çıktım, geçmiş olsun.” Cevap yazılır: “Biz hâlâ kuledeyiz, mahsur kaldık.”

Servis mi, Mesai mi?

Şirket servisi 18.15’te arka bahçeden kalkar; yetişmek için 18.05’te turnikeden fırlayıp merdivenleri üçer üçer inmek gerekir. Servise binenler de pek mutlu değildir; onlar da aynı kırmızı nehre gömülür, uyuklayan başlar her frende cama vurur. Serkan servisi kaçırmıştır.

“Bilerek mi kaçırdın?”

“Genel Müdür son dakika rapor istedi. Acil yönetim sunumu varmış.”

“O genel müdür şimdi nerede?”

“Şoförlü aracıyla çoktan gitti.”

“Bari bir kahve daha koyalım.”

“Makine kapandı, temizlik görevlisi fişini çekti. Otomatta maden suyu bile kalmamış.”

“Terk edilmiş bir uzay üssü gibiyiz.”

“Kozyatağı uzay üssü. Yer çekimi yok, sorumluluk var.”

Kat görevlisi elinde paspasla koridorda belirir, ışıkları tek tek kapatır. Karanlık ofiste yalnızca iki masa lambası yanar.

Göztepe Serabı

Kozyatağı’ndan yola çıkan her sürücü Göztepe’yi aşmayı hayal eder; oradan sonra yolun açılacağı sanılır. Oysa Göztepe’den sonra Acıbadem tıkanır, Acıbadem’den sonra köprü girişi kilitlenir. Her kavşak yeni bir tıkanıklık üretir ve yukarıdan bu zincir bütün açıklığıyla görünür.

“Minibüs yoluna mı kaçsak?”

“Her yüz metrede bir ışık var. Sahil yolu desen Bağdat Caddesi kilit.”

“Hiç mi çıkış yok bu şehirden?”

“Var. Helikopter kiralayacaksın.”

“Maaşımız helikoptere yetiyor mu?”

“Maaşımız otopark ücretine anca yetiyor.”

“Karşı bloktaki yazılımcılara bak. Onlar da çıkamamış.”

“Önlerinde pizza kutuları var en azından. Bizde bayat bisküvi.”

Aşağıdan yükselen korna sesleri cama kadar tırmanır ve boğuk bir uğultuyla camı titretir. Direksiyona vuran eller, iç çekişler, edilen küfürler; hepsi aynı cam cephede yankılanır. Arada yalnızca kalın bir yalıtım camı vardır: yukarıda steril bir dünya, aşağıda gerçek hayat.

Aşağıda beyaz bir taksi yarım saatte üç metre ilerlemiştir; şoför kafasını camdan çıkarmış sigara içer. Analistler onu referans noktası kabul eder.

“Biz o taksiden şanslıyız aslında. En azından bacaklarımızı uzatabiliyoruz.”

“Ama o adam evine doğru ilerliyor, biz duruyoruz.”

“Saatte beş yüz metre ilerlemek midir?”

“Sıfırdan büyüktür Serkan.”

“Felsefe yapma, içim şişti. Haftalık hedef tablosuna eksi yüzde 20 yazıyorum.”

“Genel Müdür görünce çıldırır.”

“Çıldırırsa trafiğe baksın da ibret alsın.”

Son Işıklar

Saat sekize doğru bordo koyu kırmızıya döner, araçların arasında boşluklar açılır. Analistler montlarını giyer.

“Pazartesi sekiz buçukta yine buradayız, değil mi?”

“Buradayız. Hafta sonu hiçbir yere gitmeyeceğim. Perdeleri de sıkıca kapatacağım.”

“Işık görmemek için mi?”

“Kırmızı lamba görmemek için.”

Asansörle inerler, turnikelerden geçerler, otoparka girerler. Onur kontağı çevirir. Gösterge panelinde küçük bir lamba yanar: yakıt uyarısı. Kırmızı.