Kozyatağı Nidakule: E-5 Trafiğini Yüksek Kattan İzlemenin Varoluşsal Hüznü
Cuma akşamı saat 18.30'da E-5 karayolunun kilitlenen stop lambalarına bakan analistler; Nidakule Kozyatağı pencerelerinden kırmızı ışık nehri, navigasyon çaresizliği ve ertelenen hayatlar.
kozyatagi-nida-kule-ve-e-bes-trafigini-yirmi-sekizinci-kattan-izlemenin-huznu
Cuma akşamı, saat tam 18.30.
Kozyatağı’nda rüzgar Değirmen Sokak boyunca sertçe eser.
Nidakule’nin geniş cam cephesi akşam karanlığını emer.
Kat pencerelerinden dışarı bakıldığında manzara tek bir renge bürünür: Kırmızı.
E-5 karayolu Bostancı’dan Göztepe’ye kadar tamamen durmuştur.
On binlerce otomobil tampon tampona dizilidir.
Fren lambaları karanlıkta kırmızı bir deniz gibi parlar.
Hiçbir araç hareket etmez. Herkes gaza basmak için bekler.
Kulenin yirmi dördüncü katında iki kıdemli bütçe analisti cama yapışmıştır.
Ellerinde yarısı soğumuş karton kahve bardakları vardır.
Gözlerini aşağıdaki stop lambalarından ayıramazlar:
— “Haritayı açtın mı Onur?”
— “Açtım Serkan. Her yer bordo.”
— “Küçükyalı’ya kadar mı bordo?”
— “Kartal’a kadar simsiyah olmuş Serkan.”
— “Şimdi otoparka insek ne olur?”
— “Kavşaktan ana yola çıkışımız kırk beş dakika sürer.”
— “Evde yemek beni bekliyor Onur.”
— “O yemek çoktan soğumuştur dostum.”
— “Bir saat daha masada kalsak açılır mı?”
— “Cuma trafiği asla açılmaz Serkan. Sadece koyulaşır.”
— “Peki biz burada ne yapıyoruz?”
— “Kırmızı ışıkları izleyip varoluşumuzu sorguluyoruz.”
I. Cuma 18.30: Kırmızı Işık Nehrinin Başlangıcı
Cuma günleri mesai bitimi bir kurtuluş vaadidir.
Haftanın yorgunluğu geride bırakılmak istenir.
İnsanlar bilgisayarlarını sevinçle kapatır. Montlarını giyerler.
Fakat Kozyatağı sakinleri için bu saat bir tuzağa dönüşür.
Çünkü Nidakule stratejik bir noktadadır.
Bina tam E-5 ile TEM bağlantısının kesişimindedir.
Bu kavşak Anadolu Yakası’nın en büyük huni ağzıdır.
Her yönden gelen araçlar burada birbirine çarpar gibi sıkışır.
Yüksek kattan bakınca araçlar birer oyuncak gibi görünür.
Minik kırmızı noktalar milim milim ilerler.
Bazen bir ambulans siren çalarak emniyet şeridine dalar.
Fakat emniyet şeridi de çoktan lüks cipler tarafından işgal edilmiştir.
Ambulans bile o kütlenin içinde kaybolur:
— “Şu ambulansa baksana Onur.”
— “Kımıldayamıyor bile zavallı.”
— “İçinde olmak istemezdim.”
— “Aşağıdaki arabaların içinde olmak da farksız Serkan.”
— “Oradaki insanlar da acı çekiyor.”
— “Hem de her cuma aynı saatte.”
— “İnsan neden bile bile bu eziyete girer?”
— “Çünkü eve gitmek istiyorlar.”
— “Ev dediğin yer sadece uyumak için bir sığınak.”
— “Yine de şu plazadan daha sıcak Serkan.”
— “Haklısın. Burası mesai bittikten sonra buz gibi oluyor.”
— “Klimalar da tam altıda kesildi zaten.”
— “Bizi dışarı atmak için her şeyi yapıyorlar.”
— “Ama aşağıdaki trafik bizi içeriye geri itiyor.”
II. Ergün Mimarlık Camları ve Bordo Navigasyon Haritası
Mimar Ergün Mimarlık binayı tasarlarken geniş açıklıklar bıraktı.
Pencereler tavandan tabana kadar camdır.
Bu sayede tüm şehir ayaklarınızın altına serilir.
Gündüzleri Adalar manzarası izlenir.
Deniz pırıl pırıl parlar. İnsana ferahlık verir.
Fakat akşam olunca o camlar dev bir akvaryum duvarına dönüşür.
Dışarıdaki trafik çilesi içeriye bir tablo gibi asılır.
Kaçış yoktur. Gözünüz sürekli o yola kayar.
Cep telefonlarında açılan navigasyon ekranı dehşet saçar:
— “Navigasyon ne kadar süre veriyor Onur?”
— “Kadıköy’e bir saat kırk dakika diyor.”
— “Mesafe sadece altı kilometre Onur!”
— “Yürüyerek gitsen elli dakika sürer Serkan.”
— “Yağmur yağıyor, nasıl yürüyelim?”
— “Metroya binelim o zaman.”
— “Metro istasyonunun merdivenlerini gördün mü?”
— “Kuyruk Değirmen Sokak’a kadar taşmıştı.”
— “İçeride nefes alacak yer yok.”
— “Burada durmak da nefes aldırmıyor.”
— “En azından sandalye var altımızda.”
— “Sandalye var ama gençliğimiz akıp gidiyor.”
— “Gençliğimiz çoktan E-5 asfaltına gömüldü dostum.”
— “Bir de şu benzin fiyatlarına bak.”
— “Depoyu doldurmak iki bin lira oldu.”
— “İki bin liraya aldığın yakıtı rölantide yakıyorsun.”
— “Egzoz dumanı da penceremizin tam altına kadar tırmanıyor.”
Ekrana düşen bildirimler sessizliği bozar.
Gruptan mesaj gelir: “Ben çıktım, geçmiş olsun.”
Cevap yazılır: “Biz hala kuledeyiz, mahsur kaldık.”
III. Servis Sprinti mi Yoksa Masada Fazladan Mesai mi?
Şirket servisleri saat 18.15’te arka bahçeden kalkar.
O servise yetişmek için saat 18.05’te koşmak gerekir.
Turnikeden fırlayan çalışanlar merdivenleri üçer beşer iner.
Servisi kaçıran kişi için cehennem başlar.
Çünkü kendi imkanlarıyla dönmek tam bir kabustur.
Servise binenler de çok mutlu değildir.
Onlar da aynı kırmızı nehrin içine gömülür.
Otobüsün içinde uyuklayan onlarca baş cama vurur.
Fren yapıldıkça herkes öne savrulur:
— “Servisi bilerek mi kaçırdın Serkan?”
— “Kaçırmadım Onur, Genel Müdür son dakika rapor istedi.”
— “O rapor pazartesiye yetişse olmaz mıydı?”
— “Olmazmış. Acil yönetim sunumu varmış.”
— “Şimdi o genel müdür nerede peki?”
— “Şoförlü aracıyla emniyet şeridinden çoktan geçti.”
— “Biz de burada kule nöbetçisi gibi kaldık.”
— “Bari bir kahve daha koyalım.”
— “Kahve makinesi de kapandı, temizlik görevlisi fişini çekti.”
— “Otomatlardan su alırız o zaman.”
— “Otomatta da maden suyu kalmamış.”
— “Terk edilmiş bir uzay üssü gibiyiz Onur.”
— “Kozyatağı uzay üssü, dünyaya hoş geldiniz.”
— “Uzay üssünde en azından yer çekimi yok.”
— “Burada ise üstümüze binen tonlarca sorumluluk var.”
— “Ve karşılığında sıfır hareket eden bir trafik.”
Kat görevlisi elinde paspasla koridorda belirir.
Işıkları tek tek kapatır.
Sadece analistlerin masalarındaki masa lambaları yanık kalır.
Karanlık ofiste iki küçük ışık huzmesi titrer.
Mavi ekranlar yüzleri aydınlatır.
IV. Göztepe Köprüsüne Doğru Eriyen Hayaller
Göztepe Köprüsü bir seraptır.
Kozyatağı’ndan yola çıkan her sürücü o köprüyü aşmayı hayal eder.
Köprüyü geçince yolun açılacağı sanılır.
Fakat o bir yanılgıdır.
Göztepe’den sonra Acıbadem tıkanır.
Acıbadem’den sonra köprü girişi kilitlenir.
Trafik sonsuz bir döngüdür.
Her kavşak yeni bir tıkanıklık üretir.
Nidakule’nin yüksek katından bu zincirleme kriz net biçimde görünür.
Analistler harita üzerinde alternatif güzergahlar arar:
— “Minibüs yoluna mı kaçsak acaba?”
— “Minibüs yolu daha berbat Serkan.”
— “Işıklar var değil mi?”
— “Her yüz metrede bir kırmızı ışık yanıyor.”
— “Sahil yoluna insek?”
— “Bağdat Caddesi cuma akşamı kilit olur.”
— “Hiç mi çıkış yolu yok bu şehirden?”
— “Var Serkan. Helikopter kiralayacaksın.”
— “Maaşımız yetiyor mu helikoptere?”
— “Maaşımız otopark ücretine anca yetiyor.”
— “O zaman beklemeye devam.”
— “Saat yedi oldu bile.”
— “Yollar hala aynı kırmızı.”
— “Kırmızı tonu hiç değişmiyor dostum.”
— “Bence şu yan kuledeki çocuklara bakalım.”
— “Hangi kuledeki?”
— “Karşı bloktaki yazılımcılara bak. Onlar da çıkamamış.”
— “Onların önünde en azından pizza kutuları var.”
— “Bizde ise sadece bayat bisküvi var.”
Aşağıdaki korna sesleri yirmi dördüncü kata kadar tırmanır.
Boğuk bir uğultu şeklinde camı titretir: Düüüt.
O ses binlerce çaresiz insanın ortak çığlığıdır.
Direksiyona vuran eller, iç çekişler, edilen küfürler.
Hepsi o cam cephede yankılanır.
V. Kozyatağı Kavşağında Zamanın Donduğu An
Zaman izafi bir kavramdır.
Ofiste çalışırken bazen çok hızlı akar.
Bazen de hiç geçmek bilmez.
Fakat E-5 trafiğini izlerken zaman tamamen donar.
Yarım saat geçer.
Aşağıdaki beyaz taksi sadece üç metre ilerlemiştir.
Plakası bile okunur: 34 TJB 42.
Taksi şoförü kafasını camdan çıkarmış sigara içer.
Analistler o taksiyi bir referans noktası kabul eder:
— “Bak o taksi hala orada duruyor.”
— “Hangi taksi Serkan?”
— “Şu mavi reklamlı olan.”
— “Evet, kırk dakikadır aynı şeritte.”
— “Biz o taksiden daha şanslıyız aslında.”
— “Hangi açıdan şanslıyız Onur?”
— “En azından bacaklarımızı uzatabiliyoruz.”
— “Ama o adam evine doğru ilerliyor, biz duruyoruz.”
— “Saatte beş yüz metreyle ilerlemek ilerlemek midir?”
— “Sıfırdan büyüktür Serkan.”
— “Felsefe yapma Onur, içim şişti.”
— “İçimiz şişeceğine bütçe revizyonuna bakalım.”
— “Ekrandaki sayılar da kırmızıya döndü sanki.”
— “Trafikten gözlerin bozuldu senin.”
— “Gözlerim değil, dengem bozuldu.”
— “Benim ruhum bozuldu Serkan.”
— “Haftalık hedef tablosuna eksi yüzde 20 yazıyorum.”
— “Genel Müdür o rakamı görünce çıldırır.”
— “Çıldırırsa çıldırsın. Trafiğe baksın da ibret alsın.”
Plaza hayatı insanı şehirden koparır.
Yukarıda steril ve yapay bir dünyadasınızdır.
Aşağıda ise gerçek hayat tüm acımasızlığıyla akar.
İki dünya birbirine bakar ama temas edemez.
Arada sadece kalın bir yalıtım camı vardır.
İnsanlar birbirine yabancılaşır.
Dertler bile mekanikleşir.
VI. Yirmi Dördüncü Katta Kalan Son Işıklar
Saat 20.00’ye yaklaşır.
Trafik rengi yavaş yavaş bordodan koyu kırmızıya döner.
Akış hızı saatte yüzde 15 artar.
Arabalar biraz olsun nefes almaya başlar.
Stop lambaları artık tek bir çizgi halinde yanıp sönmez.
Aralarda boşluklar açılır.
Analistler montlarını giyer. Sırt çantalarını takarlar:
— “Gidelim mi artık Onur?”
— “Vakit geldi Serkan. Yol açılıyor gibi.”
— “Açılıyor dediğin yer saatte yirmi kilometre.”
— “Buna da razıyız artık.”
— “Pazartesi yine buradayız değil mi?”
— “Pazartesi sabah sekiz buçukta buradayız.”
— “Yine aynı yollardan geçeceğiz.”
— “Yine aynı stop lambalarına bakacağız.”
— “Hafta sonu ne yapacaksın?”
— “Hiçbir yere gitmeyeceğim Serkan.”
— “Neden?”
— “Arabaya binmek istemiyorum artık.”
— “Evde oturup dinlen en iyisi.”
— “Perdeleri de sıkıca kapatacağım.”
— “Işık görmemek için mi?”
— “Kırmızı lamba görmemek için.”
— “Pazartesiye kadar kırmızı rengi unutalım.”
— “Keşke unutabilsek dostum.”
Asansör çağrı düğmesine basılır.
Asansör hızla aşağı iner.
Kulaklarda hafif bir basınç hissedilir.
Lobi turnikelerinden geçilir.
Soğuk hava yüzlerine çarpar.
Değirmen Sokak’tan E-5 yan yoluna çıkarlar.
Arabalarının kontağını çevirirler.
Kırmızı ışık selinin içine birer damla olarak karışırlar.
Nidakule arkalarında karanlığa gömülür.
Gökdelen nöbeti bitmiştir.
Yol çilesi ise yeni başlamıştır.
Tekerlekler döner. Lambalar parlar.
İstanbul bir cuma gecesini daha tüketir.