Kütüphane Sessizliği

Kanyon Levent’in on dördüncü katında mutlak bir sessizlik hüküm sürer. Öğle yemeği rehaveti dağılmış, ekranların başındaki yüz elli kişi donup kalmıştır. Masaların arasındaki yirmi santimlik keçe bölmeler en ufak sesi bile kesemez; tek duyulan klimanın uğultusu ve uzaktaki yazıcının tıkırtısıdır. Saat 15.15’tir.

Kıdemli veri bilimci Kerem karmaşık bir makine öğrenmesi modeline gömülmüş, Python kodlarını satır satır taramaktadır. Tam o saniyede sağ çapraz masadan korkunç bir ses patlar.

“KIRRRTTTT!”

Kerem’in eli fareden sıçrar, şakağında kalın bir damar zonklamaya başlar. Başını yavaşça sağa çevirir. Orada kıdemli marka yöneticisi Cansu, iki eliyle koca bir yeşil elmayı kavramıştır. Cinsi Granny Smith’tir: dünyanın en sert, en sulu ve en yüksek sesli elması. Cansu gözünü ekrandaki tanıtım panosundan ayırmadan ağzını kocaman açar. İkinci darbe gecikmez.

“ŞRAAAAKKK!”

Kerem masadaki ahşap cetveli kıracak gibi tutar. Bu bir ara öğün değildir. Bu, açık ofis işkencesidir.

Granny Smith’in Akustiği

Elma buzdolabından yeni çıkmışsa felaket katlanır. Kabuk dişin altında patlar, mikroskobik elma suyu damlacıkları Cansu’nun monitörüne püskürür. Çene ritmik biçimde iner kalkar: şap, şup, kırt, kurt. Ağız kapalı olsa bile o kemik sesi kafatasından dışarı sızar; üstüne havaya ekşi bir yeşil elma kokusu yayılır. Cansu bileğindeki saate dokunur, elmayı sağlık uygulamasına yüz yirmi kalori ve dört gram lif diye kaydeder. Yüzünde sağlıklı beslenen modern bir kadının gururu parlar.

“Kerem, iyi misin? Yüzün kireç gibi oldu.”

“Duymuyor musun şu sesi Tolga?”

“Yine mi elma yiyor?”

“Her gün 15.15’te başlıyor. Dün bıçakla dilimlemesini rica ettim, ‘organik kabuk lifi metal bıçakla ölür’ dedi.”

“Şaka yapıyorsun.”

“Keşke. Kadın lif misyoneri çıktı.”

Tolga başını iki yana sallar, kendi kulaklığını takar. Cansu elmanın çekirdekli ortasına yaklaşmıştır; sesler daha boğuk ve yapışkan bir tona bürünür. Her lokma Kerem’in sinir uçlarını rende gibi kazır.

Misofoni, Yüzde Seksen Beş

Kerem gürültü önleyici kulaklığını kafasına geçirir, aktif gürültü engellemeyi açar ve “Derin Odaklanma — Beyaz Gürültü” listesini yüzde yetmişe getirir. Klimanın uğultusu bir anda kaybolur. Elmanınki kaybolmaz. Ters ses dalgaları ani, sert frekansları yakalayamaz; beyin o sese bir kez kilitlendi mi hiçbir teknoloji fayda etmez. Melodinin arasından bile duyulur: “KIRT… KUTUR… ŞIKIR…”

Kerem sesi yüzde seksen beşe çıkarır. Bas sesleri kulak zarını döver, ama Cansu’nun çene kaslarını göz ucuyla görmek bile o sesi beyninde duymasına yeter.

“Bu bir hastalık değil Tolga, cinayet sebebi.”

“Sakin ol, misofonin azdı yine. İki dakikaya biter elması.”

“Bitmez. Elmadan sonra ne geleceğini biliyorum. Çantasına bak, turuncu kabus orada bekliyor.”

Saat 15.28’de Cansu elmanın çöpünü peçeteye sarıp masanın kenarına koyar. Kerem tam rahat bir nefes alacakken sırt çantasının fermuarı açılır: cııırt. İçinden cam bir saklama kabı çıkar: şak. Kapta parmak kalınlığında dört soyulmuş çiğ havuç yatmaktadır. Macrocenter’dan alınmış, buzlu suda bekletilmiş, ekstra sert ve diridir.

“Havuç mu? Ciddi olamazsın.”

“Efendim Kerem? Bir şey mi dedin?”

“Yok Cansu, afiyet olsun.”

“Sağ ol canım, beta karoten saati geldi. Sana da bir dal vereyim mi? Zihni açar.”

“Eksik olma, benim zihnim şu an tamamen kilitli.”

Cansu ilk havucu iki parmağıyla zarifçe tutar ve ön dişleriyle ortadan ikiye kırar.

“ÇAAAATTTTT!”

Karşı masadaki stajyer yerinden sıçrar, bardağındaki yeşil çay masaya dökülür. Ardından taş kırma makinesi devreye girer: kıtır, kıtır, kıtır, gıcır. Kerem tırnaklarını avuçlarına batırır.

Açık Ofis Direniş Masası

Yüzüne bir şey söyleyemeyenlerin tek sığınağı Slack’tir. Kerem gizli bir kanal açar, adını “Açık Ofis Direniş Masası” koyar ve Tolga’yı, Selin’i, Merve’yi, finans analisti Burak’ı ekler.

Kerem: “Arkadaşlar şu an yan masada at besleniyor, duyan var mı?”

Burak: “Duyan var mı ne demek? Ben on dördüncü masadayım, burası inliyor!”

Selin: “Kulaklığımın pili bitti, havucun kırılma sesini kaburgalarımda hissediyorum.”

Tolga: “Sabah da kereviz sapı kemirdi bu kız.”

Kerem: “Kereviz en azından sulu, bu havuç bildiğin mermer blok!”

Burak: “İK’ya imzasız dilekçe verelim. Patates cipsi yasak da çiğ havuç serbest mi?”

Kerem: “Biri gidip durdursun şunu.”

Tolga: “Sen hemen yanındasın, sen uyar.”

Kerem: “Ben söylersem bana mobbing davası açar.”

Tolga: “O zaman üçüncü havucu da dinleyeceksin.”

Kerem: “Dördüncüsü de var kapta, görmüyor musunuz?”

Ekranın arkasında herkes aslan kesilir. Fiziksel dünyada ise tek kişi sesini çıkarmaz; herkes başını eğip kıtırtılar eşliğinde Excel hücrelerine rakam girer.

15.42: Diplomasi

Kerem’in sabır barajı nihayet patlar. Monitörün arkasından başını uzatır, yüzüne bir nezaket maskesi takar.

“Cansucuğum, çok pardon. Şu havuçları mutfakta yesen rica etsem?”

“Neden ki? Koku yapmıyor bu sebze.”

“Koku yapmıyor ama inanılmaz ses çıkarıyor. Kırk dakikadır aralıksız çatırtı dinliyorum, kod yazamıyorum.”

“Ben sağlıklı beslenmeye çalışıyorum Kerem. Bedenime yatırım yapıyorum.”

“Bedenine yatırımını mutfakta yapsan şirket batmaz.”

“Mutfakta tabure yok, ayakta mı dikileyim?”

“Gerekirse ayakta ye.”

Cansu dudaklarını büzer, kabın kapağını kapatır: çat. Kabı çantasına fırlatır, sandalyesini çevirip sırtını Kerem’e döner. İki masa arasına görünmez bir duvar örülür. Kerem arkasına yaslanır; kütüphane sessizliği geri gelmiştir.

Üç dakika sürer. Sol masadaki stajyer çekmecesinden metal bir kutu çıkarır, kavrulmuş fındık ve bademleri masaya döker ve tek tek çiğnemeye başlar: çıt, çıt, çıt.

Kerem kulaklığı takıp sesi sonuna kadar açar ve Direniş Masası’na yazar: “Sol cephe açıldı. Fındık.” Cevap anında Tolga’dan gelir: “Sen hemen yanındasın, sen uyar.”