Ataşehir, Palladium Tower, yirmi birinci kat. Dışarıda akşam karanlığı çökmüş, E-5’te trafik durma noktasına gelmiş. İçeride yirmi beş kişilik finans departmanında çıt çıkmıyor; herkes monitörünün arkasına saklanmış.

Kıdemli iş analisti Emre ekranın sağ alt köşesindeki saate kilitlenmiş, saniyeleri sayıyor: 17.59.52… 53… 54…

Emre bugün bütün işlerini bitirdi. 08.30’da masasına oturdu, öğle yemeğine bile çıkmadı, raporları sisteme girdi. Saat 18.00.00 olduğunda elini uzatıp dizüstünün kapağını yavaşça indirdi: çıt. O minik ses açık ofiste bomba etkisi yarattı.

Sözleşme ve Plaza Kanunu

Plazada saat altıda çıkmak için çelik gibi sinirler gerekir. İş sözleşmesi der ki: “Çalışma saatleri 09.00–18.00 arasıdır.” Plaza kanunu der ki: “Altıda kalkan haindir.” Beşi çeyrek geçeden itibaren masalarda gizli bir gerilim tırmanır. Kimse askılıktaki montuna bakamaz; ilk hamleyi yapan bütün departmanın nefretini üstüne çeker.

Bu yüzden yıllardır uygulanan sinsi bir taktik vardır: yedek ceket kamuflajı. Uyanıklar sandalyenin arkasına eski bir ceket asar, masaya açık bir defter ve yarım bardak su bırakır, sırt çantasını alıp sessizce kaçar. Yönetici masayı dolu görür, “kahve almaya indi herhalde” der.

Emre bu sahtekârlığı yapmak istemez. Alnı açık çıkmak ister ve dürüstlüğün bedeli plazada ağırdır. Şarj aletini prizden çeker, kabloyu sarıp çantaya koyar. O anda açık ofisteki klavye sesleri aynı anda yavaşlar. Göz ucuyla bakanlar, başını hafifçe yana eğenler, gözlüğünün üstünden süzenler: her bakışta aynı soru saklıdır. Bu çocuk ne cüretle kalkıyor?

Fermuar

Emre montunu giyer ve fermuarı çeker: cıııızzz. Sessiz ofiste çığlık gibi yankılanır.

Karşı masada kıdemli müdür Ferit Bey başını ağır ağır kaldırır. Gömleğinin kolları kıvrık, kravatı gevşektir. Ekranında açık hiçbir iş yoktur; haber sitelerini ve ikinci el araba ilanlarını gezmektedir. Ama ofistedir. Masasındadır. Ferit Bey 2008 krizinde ofis halısında uyumuş bir kuşağın temsilcisidir; ona göre insan eve yalnızca çamaşır değiştirmek için gider. Ne yaptığının önemi yoktur, yeter ki omurga o sandalyede çürüsün.

“Emre?”

“Buyrun Ferit Bey?”

“Hayırdır Emre, yarım gün mü aldın bugün?”

Engizisyon

Bu, plazanın en eski laf sokma kalıbıdır. Saat 18.01’dir ama plazada sekizden önce çıkmak yarım gün sayılır. Diğer uzmanlar bıyık altından kıkırdar.

“Yok Ferit Bey, saat altı oldu ya. Bütün raporları teslim ettim, eksik kalmadı.”

Ferit Bey arkasına yaslanır, koltuğu gıcırdar. Sesine yapay bir babacanlık katar.

“Tabii canım, sen bilirsin. Gençsiniz, hayat dışarıda akıyor. Biz sabahlarız herhalde. Biz bu şirketi kurarken saat tutmazdık Emre, gece ikide sunum hazırlardık. Sahiplenme böyle kazanılır. Sen sadece verilen görevi yapıyorsun.”

Emre başını eğer. Sözleşmede yazmayan bu görünmez fedakârlık plazanın tek geçer akçesidir. Yan masadaki Burcu araya girer.

“Ay Emre, ne güzel, erkencisin. Ben üçüncü çeyrek bütçesine daha yeni başlayacağım, gece ona kadar buradayım. Keşke ben de senin gibi rahat olabilsem.”

İltifat gibi söyler ama zehir zemberektir. “Rahat” plazada “sorumsuz” demektir.

Boş Ekran Tarikatı

Emre çantasını omzuna takıp Burcu’nun masasının yanından geçerken gözü ekrana kayar. Açık olan bütçe tablosu değil, indirimli spor ayakkabılardır.

Gece yarısına kadar kalanların çoğu çalışmaz, oturur. 18.30’da pizza söylenir; “kime hangisi” tartışması kırk dakika sürer. 19.30’da mutfakta öbür departmanların ne kadar az çalıştığı çekiştirilir. 20.30’da iki satırlık bir e-posta atılır ve “çok yoğunuz” havası basılır. Amaç değer üretmek değil, yöneticinin gözüne fedakâr nefer olarak görünmektir. Emre sekiz saat kafasını kaldırmamıştır ve işini vaktinde bitirdiği için cezalandırılmaktadır.

Yirmi Metre

Masadan çıkış kapısına yirmi metre vardır. O yirmi metre ölüm koridorudur: sağda pazarlama, solda risk yönetimi, hepsi başını kaldırmıştır. Koridorda İK yöneticisi Hande Hanım bileğindeki saate manidar bir bakış atar.

“İyi akşamlar Emre Bey. Erkencisiniz?”

“İyi akşamlar Hande Hanım. Mesai bitti.”

“Tabii tabii…”

Emre şirketin kasasını soymuş gibi hızlanır, omuzları içeri çöker. Arkasından fısıltılar gelir: “Çıktı mı?” “Montunu giydi gitti.” “Yeni nesil hiç sahiplenmiyor.” Cam kapı arkasından kapanır ve ciğerlerine ilk defa gerçek hava dolar.

Asansör lobisinde on dokuzuncu kattan kaçan yazılımcı Can da suçlu gibi etrafına bakmaktadır.

“Sen de mi kaçtın?”

“Kaçmadım Can, saat 18.02.”

“Bana da ‘yarım gün mü aldın’ dediler. Şirketi kundaklamışım gibi baktılar.”

Teams

Özgürlük dört dakika sürer. Ataşehir rüzgârı yüzüne çarparken cebindeki telefon titrer. Teams. Gönderen: Ferit Bey. Saat: 18.06.

“Emre, çıkmadan önce bahsettiğin tabloya bakacaktık ama yetişemedin galiba. Yarın sabah 08.00’de masamda hazır olsun lütfen. İyi akşamlar.”

Faturası anında kesilmiştir: ceza olarak bir saat erken mesai. Metroya yürürken Can’la yine karşılaşır; Can elindeki simidi ısırmaktadır.

“Sana da Teams’ten ceza yazdılar mı?”

“Yarın sekizde toplantı.”

“Bana da cuma akşamına sprint değerlendirmesi koydular. Hapishaneden tünel kazıp kaçmışız gibi davranıyorlar.”

Ertesi sabah Emre 07.55’te tablo elinde Ferit Bey’in masasının başındadır. Ferit Bey 09.40’ta, elinde simit ve kahveyle gelir. Emre’yi görünce kaşlarını kaldırır.

“Hayırdır Emre, gece burada mı kaldın?”