Outlook’tan Sıraya İlk Sprint

Outlook toplantısı henüz bitmedi, ekranda direktör yeni slayta geçiyor. Saat 12.14 ve kulelerde görünmez bir geri sayım çoktan başladı. River Plaza turnikeleri peş peşe çalar, avukatlar lobiye fırlar, topuk sesleri cilalı mermerde yankılanır.

Hedef bellidir: Kanyon’un zemin katındaki kase salata tezgâhı. İki dakika geciken kırk sekizinci sıraya düşer; bedeli yirmi dakika ayakta dikilmektir. Kulaklıklar cebe tıkılır, toplantı sohbetine hızlıca yazılır:

“Diğer sync toplantısına geçiyorum, kusura bakmayın.”

Mesajın yalan olduğunu herkes çok iyi bilir. Direktör de bilir; o da birazdan aynı mesajı yazacaktır. Kimse ses çıkarmaz, çünkü herkes aynı kapıya koşmaktadır. Asansör önünde kimse kimseye “buyrun, önden” demez; kapı açıldığı an omuzlar devreye girer.

Kanyon’da Depar

Kanyon’un kavisli açık hava koridorlarını Los Angeles’tan Jerde Partnership, İstanbul’dan Tabanlıoğlu Mimarlık birlikte tasarlamıştı. Mimarlar herhalde gezinti, vitrin, kahve hayal etmişti. Öğle saatinde bu koridorlar bir koşu parkuruna döner. Kabanların etekleri savrulur, sabah yaptırılan fönler ilk virajda bozulur, yaka kartları boyunlarda sallanır. Havaya kavrulmuş kabak çekirdeği ve taze zencefil kokusu yayılır; Macro’nun önünden salata kuyruğuna doğru depar atılır.

“Burak koş, kuyruk cam kapıya dayandı!”

“Merak etme Selin, River Plaza’dan gelen avukatları ekarte ettim.”

“Macro’nun hazır salatasına mı kaçsak?”

“Asla. Hazır reyona düşersek prestijimiz biter.”

Nezaket kuralları 12.14 itibarıyla resmen askıya alınır. Burada kimse kimseye merhamet göstermez.

42 Maslak ve 420 TL’lik Kinoa

42 Maslak’ta da aynı dram sahnelenir. Taco Department’ın önünde adım atacak yer kalmaz, Rawsters’ta kahve sırası dış merdivenlere uzar. Aç analistler kuleler arasında, toplantıdan kaçan bir yönetici çevikliğiyle slalom yapar. Ellerinde telefon, kulaklarında hâlâ bitmemiş bir konferans görüşmesi vardır; mikrofon kapalı, ağız açık, gözler tezgâhta.

Bir kase kinoanın taban fiyatı 420 TL’dir. Çeyrek porsiyon avokado faturaya 65 TL ekler, iki tutam keten tohumu 40 TL tutar; hesap kasada 550 TL’ye dayanır. Malzemenin hal fiyatı taş çatlasa elli liradır. Peki aradaki fark nereye gider?

Bu fark, açık ofis günahlarının kefaretidir. Sabahki klima havası genzi kurutmuş, üç kupa filtre kahve midede çukur açmıştır. Bütün bu vicdan azabı ancak glütensiz tohumlarla temizlenir.

“Haftada dört gün kase yemezsem projeyi batırmış gibi hissediyorum.”

“Aynen. Dün gece yediğim pizzayı şu chia tohumları temizliyor.”

Kasada temassız kart okutulurken kimse hesaba bakmaz. Bakan olursa da ekran çabucak kapatılır, çünkü bakiye yetersiz uyarısı kuyrukta duyulursa o kişinin LinkedIn profili bile utançtan kızarır. Para yemeğe değil, arınma yanılsamasına ödenir.

Kuyrukta 22 Dakika

Kuyruk uzar, kırk kişilik insan zincirinde çıt çıkmaz. Herkes telefona kilitlenmiştir: Slack’teki yeşil nokta kontrol edilir, yan sıradaki rakip şirket çalışanı gizlice LinkedIn’den taranır.

“Şu çocuk Getir’deydi, unvanını Head of Growth yapmış.”

“Geçen yıl junior analistti. Tabağına bak, çift somon aldırmış.”

Göz teması kurmaktan herkes ısrarla kaçınır. Üç kişi önde kendi direktörünüz durur ve o da sizin gibi kırk dakikalık toplantıdan “acil bir iş” bahanesiyle kaçmıştır. İkiniz de birbirinizi görmemiş gibi yaparsınız. Salata tezgâhının önünde bütün unvanlar silinir. Sıra nihayet gelir, tezgâhtar yüzüne bakmadan sorar:

“Taban ne olsun efendim?”

“Yarısı kinoa, yarısı bebek karalahana.”

Yanlış sos öğleden sonrayı karartabilir. Tahinli hardal fazla yoğundur, toplantıda ağırlık yapar. Balsamik risksizdir ama damaktaki heyecanı öldürür. Nar ekşili yoğurtlu sos ise cesaret ister; saat üçteki bütçe toplantısında sarımsak kokusuyla CFO’nun karşısına çıkmayı göze alan pek yoktur. Herkes sonunda limonlu zeytinyağında karar kılar ve bunu bir strateji kararı gibi açıklar. Tezgâhtar maşayı avokado dilimlerine uzatır.

“Avokado ekleyelim mi? Artı 65 TL.”

Arkada bekleyen herkes nefesini tutar. Avokadoyu reddetmek, bütçenin ay sonunu görmediğini itiraf etmektir.

“Koyun lütfen. Üzerine iki tutam da keten tohumu.”

“Karton poşet ister misiniz?”

“Hayır, teşekkürler. Elde taşıyacağım.”

O yeşil logolu kase mutlaka elde taşınmalı, plaza turnikelerinden içeri şampiyonluk kupası gibi sokulmalıdır.

Masaya Dönüş

Saat 12.44. Plastik çatal kinoaya batırılır, ilk saman kıvamındaki lokma çiğnenir, haşlanmış tatsız brokoli boğazdan güçlükle geçer. Lezzet kimsenin umurunda değildir. Kase, monitörün yanına, kameranın kadrajına girecek açıyla yerleştirilir. Kinoa taneleri ışık alsın diye kapak biraz yana çekilir. Kasenin fotoğrafı çekilir, Slack durumuna yeşil bir brokoli emojisi yerleştirilir. Mesaj açıktır: sağlıklıyım, disiplinliyim, mola yapmadan çalışıyorum.

“Nasıl Burak, kinoa doyurdu mu?”

“Mükemmel Selin. Tok tutuyor, hafif tutuyor, her şeyi tutuyor. Saat üçe doğru alt kattan kurabiye alırız, değil mi?”

“Elbette. 550 liralık arınmadan sonra o kurabiyeyi çoktan hak ettik.”