Maslak Nurol Hattı: İTÜ Ayazağa Metro Çıkışı Yokuşunda Ter Döken Stajyerler
İTÜ Ayazağa metrosunun derin yürüyen merdivenlerinden çıkıp Maslak yokuşunu tırmanan stajyerlerin dramı; terle ıslanan beyaz gömlekler, dik kaldırım sınavı ve lobideki el kurutma makinesi seansları.
maslak-nurol-maslak-itu-ayazaga-metro-cikisi-yokusu
Pazartesi sabahı, saat tam 08.40.
İTÜ Ayazağa metro istasyonu yerin kırk metre altındadır.
M2 hattının vagonları durur. Kapılar aynı anda tıslayarak açılır.
İçeriden yüzlerce genç insan perona dökülür.
Yürüyen merdivenlerin önünde uzun bir insan kuyruğu birikir.
Fakat en dik merdivenlerden biri sabah saatinde arızalanmıştır.
Sabit basamakları teker teker tırmanmak zorunda kalırlar.
Yetmiş basamaklı beton merdiveni çıkmak bacakları titretir.
En önde iki üniversite son sınıf stajyeri dikilir: Emre ve Kaan.
İkisinin de üzerinde henüz dün akşam anneleri tarafından ütülenmiş kolalı beyaz gömlekler vardır.
Ayaklarında sıfır kilometre sert kösele ayakkabılar parlar.
Omuzlarında ise şirket tarafından teslim edilen ağır dizüstü bilgisayar çantaları asılıdır.
Derin yer altından çıkıp turnike katına nihayet varırlar.
İstanbulkartlar turnikeye basılır. Bip sesleri koridorda çınlar.
Ve nihayet gün ışığı uzaktan görünür.
Fakat istasyon kapısından dışarı adım attıkları an acımasız gerçekle yüzleşirler.
Maslak’ın sert ve dik yokuşu tam karşılarında aşılmaz bir duvar gibi yükselir:
— “Kaan yol buradan mı gidiyor gerçekten?”
— “Evet Emre, harita bu dik yokuşu gösteriyor.”
— “Bu bir yokuş değil ki dostum, bildiğin dik bir uçurum.”
— “Nurol tarafına çıkmak için başka yol yok maalesef.”
— “Daha ilk staj günüm Kaan, yolda ölmek istemiyorum.”
— “Benim de ilk günüm Emre. Mecbur tırmanacağız bu dağı.”
— “Hava da sabah sabah yirmi sekiz derece olmuş bile.”
— “Güneş tam ensemize vuruyor baksana.”
— “Koşarak çıksak toplantıya yetişir miyiz?”
— “Koşarsan kalbin durur Emre, sakin sakin yürü.”
— “Yürürsem de terden sırılsıklam olacağım.”
— “Her iki türlü de daha ilk günden kaybettik desene.”
— “Bari şu çantayı sırayla taşıyalım.”
— “Kendi çantamı zor taşıyorum Emre, şaka yapma.”
I. 08.40 Metro Derinliklerinden Gün Işığına Çıkış
İstanbul metrosunun altı serin ve ferahtır.
Klimalar vagonları on sekiz derecede sabit tutar.
Yerin altında insan kendini steril bir uzay üssünde hisseder.
Fakat yeryüzü Maslak’ta acımasız bir fırına benzer.
Egzoz dumanı asfalta yapışır.
Büyükdere Caddesi’nin eğimli topoğrafyası yayaları hiç sevmez.
Bu kentsel aks sadece zengin otomobiller ve cipler için tasarlanmıştır.
Kaldırımlar daracıktır. Bordür taşları kırıktır.
Stajyerler için asıl eleme sınavı İK mülakatı değildir.
İlk büyük sınav bu dik kaldırımı nefes nefese tırmanabilmektir.
Emre sırt çantasının askısını omuzunda düzeltir.
Çanta tam üç buçuk kilo çekmektedir:
— “Şu çantada ne var Allah aşkına Emre?”
— “Şirketin verdiği koca metal kasa bilgisayar var Kaan.”
— “Şarj adaptörünü de mi çantaya attın?”
— “Tuğla gibi adaptörü de sırtımda taşıyorum mecburen.”
— “Sırtın şimdiden sırılsıklam olmuş senin.”
— “Dalga geçme Kaan, senin de alnın parlıyor boncuk boncuk.”
— “Gömleğin en üst düğmesini açsam mı acaba?”
— “İlk günden kravatı gevşetirsen direkt göze batarsın.”
— “Nefes alamıyorum Emre, Maslak oksijeni çekilmiş gibi.”
— “Biraz daha gayret et, yolun yarısına geldik sayılır.”
— “Yarısı mı? Daha yokuşun ilk dönemecindeyiz!”
— “Gözünü yukarıdaki kuleye dik Kaan, hedefe kilitlen.”
— “Kule bana bakıp alay ediyor gibi geliyor.”
II. Maslak Eğimi ve Sırt Çantalı Stajyer Ordusu
Yokuş boyunca tek yürüyen zavallılar onlar değildir.
Aynı metro çıkışından çevreye dağılan onlarca genç vardır.
Hepsinin sırtında benzer kurumsal siyah sırt çantaları asılıdır.
Hepsinin adımları aynı telaşlı panikle atılır.
Bu durum adeta modern bir kurumsal hac yolculuğunu andırır.
Yukarıdaki gökdelenlere her sabah genç kurbanlar sunulmaktadır.
Plazalar tepede devasa anıtlar gibi dikilir.
Nurol Plaza’nın geometrik cam cephesi sabah güneşinde parlar.
O parlak yansımalar stajyerlerin gözünü alır.
Sanki bina tepeden bakıp onların çaresizliğine kahkahalar atmaktadır.
Yol kenarındaki bankta oturan yaşlı bir simitçi manzarayı izler.
Her sabah aynı kurumsal trajediyi görmeye alışıktır:
— “Gençler nefes nefese kalmışsınız, soğuk su vereyim mi?”
— “Yok amca sağ ol, bozuk paramız kalmadı.”
— “Yavaş çıkın şu yokuşu, kalbinizi zorlamayın.”
— “Dokuzda oryantasyon var amca, geç kalırsak eleniriz.”
— “Elenmezsiniz evladım, her sabah bin kişi tırmanıyor bu yolu.”
— “Onlar da mı bizim gibi sucuk gibi terliyor?”
— “Beter oluyorlar, gömlekleri etlerine yapışıyor.”
— “Bizi sabah sabah harika motive ettin amca, sağ olasın.”
— “Hadi rast gele çocuklarım, kuleler sizi bekler.”
— “Kuleler bizi bekliyor ama biz tükendik.”
Simitçinin yanından telaşla uzaklaşırlar.
Ayakkabılarının sert tabanı kaldırım taşlarına çarpar.
Yeni kösele ayakkabı Kaan’ın sol topuğunu fena halde vurmaya başlar.
Her adımda beynine keskin bir sancı saplanır.
III. Beyaz Gömleğin Arkasında Beliren Ter Haritası
Beyaz pamuklu gömlek kurumsal plazanın resmi üniformasıdır.
Temizliği, saflığı ve mutlak sadakati temsil eder.
Fakat yaz aylarında Maslak yokuşunda insanın en büyük düşmanına dönüşür.
Çünkü en küçük bir ter damlasını anında ele verir.
Sırt çantasının kumaşa baskı yaptığı alan koyu gri bir renge bürünür.
Sırtın tam ortasında kocaman bir coğrafi ter haritası belirir.
Güney Amerika kıtasına benzeyen o leke büyüdükçe büyür:
— “Emre arkama dikkatlice bakar mısın rica etsem?”
— “Hiç bakmasam günün daha iyi geçebilirdi Kaan.”
— “Çok mu felaket görünüyor arkadan?”
— “Amazon yağmur ormanları gibi dev bir leke oluşmuş sırtında.”
— “İnanamıyorum! Ceketimi hemen giysem mi üstüme?”
— “Bu sıcakta ceketi giyersen lobide bayılırsın Kaan.”
— “Böyle nasıl gireceğim oryantasyon toplantısına?”
— “Herkes stajyer halinden anlar belki, üzülme.”
— “Direktör bizi ilk kez bugün görecek Emre!”
— “Direktör arabayla eksi dördüncü kata girdi bile dostum.”
— “O hayatında hiç metro yokuşu tırmanmamıştır kesin.”
— “Tırmanmadığı için halden anlamaz zaten.”
— “Senin gömleğin de hiç farksız değil bu arada.”
— “Benimki de mi battı arkadan?”
— “Koltuk altların koyu maviye dönmüş dostum, berbat.”
— “Mahvolduk desene Kaan, rezil olduk.”
— “Kurumsal hayata hoş geldik Emre, tadını çıkar.”
Adımlarını mecburen biraz yavaşlatırlar.
Çünkü hızlı yürümek ter felaketini katlayarak büyütmektedir.
Güneş ışınları cam kulelerden yansıyıp üzerlerine bir lazer gibi odaklanır.
Sanki dev bir büyütecin altındaki karıncalar gibidirler.
IV. Yokuş Ortasında Verilen Hayat Molası
Yokuşun tam orta noktasında küçük bir refüj yeşilliği vardır.
Bodur bir çam ağacının gölgesinde iki dakika soluklanırlar.
Kaan soluk soluğadır, elleri dizlerindedir.
Cebinden buruşmuş bir kağıt mendil çıkarır.
Alnındaki ter damlalarını silmeye çalışır.
Fakat kalitesiz mendil ıslanınca anında hamur gibi dağılır.
Küçük beyaz kağıt parçaları kaşlarına ve kirpiklerine yapışır:
— “Kaşımda kağıt mendil parçası kaldı mı Emre?”
— “Kaldı, alnında bembeyaz lekeler var.”
— “Temizlesene şunu lütfen, komik duruma düşmeyelim.”
— “Elimi sürersem daha beter bulaşacak.”
— “Bir şişe soğuk su alalım şu büfeden.”
— “Vakit yok Kaan, saat sekizi elli iki geçiyor şu an.”
— “Sadece sekiz dakikamız kaldı yani.”
— “Evet, son iki yüz metreyi sprint atmamız lazım.”
— “Topuğum fena kanıyor Emre, sprint atamam.”
— “Topallayarak koş o zaman, başka çare yok.”
— “Maaş bile almadığımız bu staj için değer mi gerçekten?”
— “CV’mize büyük holding adı yazacağız Kaan, biraz sabret.”
— “Özgeçmişime bu yokuşun yüzde 15 eğimini yazacağım ilk iş.”
— “Hadi toparlan, Nurol’un döner kapısı göründü tepede.”
Son bir gayretle bacak kaslarına yüklenirler.
Yokuşun en dik ve en acımasız kısmı tam burasıdır.
Kaldırım daralır, araçlar dibinden hızla geçer.
Nefesleri ciğerlerini yakar.
V. Kule Lobisi Aynasında Yaşanan Kurumsal Yüzleşme
Nihayet zirveye ulaşmayı başarırlar.
Nurol Plaza’nın heybetli döner kapısı karşılarında durur.
Kapıdan içeri adım attıkları an yüzlerine buz gibi bir klima rüzgarı çarpar.
Merkezi bina sistemi içeriyi yirmi derecede tutmaktadır.
O dondurucu hava terli tenlerine değer değmez zangır zangır titremeye başlarlar.
Lobideki devasa dekoratif boy aynasının önüne geçerler.
Aynadaki yansıma tam bir trajedi tablosudur.
Saçlar terden alına yapışmıştır.
Kravatlar sağa kaymıştır. Gömlekler kırış kırıştır:
— “Kendime bakamıyorum aynada Emre.”
— “Savaştan yeni çıkmış piyadeler gibiyiz Kaan.”
— “Bu dağınık tiple toplantı odasına nasıl adım atacağız?”
— “İnsan Kaynakları bizi bu halde görürse kapı dışarı eder.”
— “Lavaboya koşmamız lazım hemen, çabuk!”
— “Turnikeden geçmemiz gerek önce, güvenlik bakıyor.”
— “Ziyaretçi kartını alalım danışmadaki görevliden.”
— “Danışmadaki hanımefendi bize uzaylı görmüş gibi bakıyor.”
— “Bakar tabii, maraton bitiş çizgisini geçmiş gibiyiz.”
— “Kartları aldım nihayet, yürü lavaboya doğru.”
Turnikelerden seri adımlarla geçerler.
Kösele ayakkabılar cilalı granit zeminde tiz sesler çıkarır.
Doğrudan zemin kat lavabosuna hücum ederler.
VI. Lavabodaki El Kurutma Makinesiyle Hayata Tutunmak
Lavabo son derece lükstür. Havada pahalı oda kokusu dolaşır.
İçeride şans eseri başka hiç kimse yoktur.
Emre hemen ceketini ve ıslak gömleğini çıkarır.
Gömleği iki eliyle gererek duvardaki otomatik hava makinesine yaklaştırır.
Makine kulakları sağır eden bir sesle devreye girer: Vooovvv!
Basınçlı sıcak hava gömleğin pamuklu kumaşını dalgalandırır.
Kaan da yanındaki ikinci kurutucuya yönelir:
— “İşe yarıyor mu bari Emre?”
— “Kuruyor gibi Kaan, sıcak hava su buharını uçuruyor.”
— “Benim sırt kısmına da biraz hava tutsana.”
— “Kendi gömleğini tut önce, benimki anca kuruyor.”
— “Kapı açılırsa ve biri içeri girerse ne açıklama yapacağız?”
— “Yeni nesil hijyen protokolü deriz, salla gitsin.”
— “Gömlek kuruyor ama kırışıklıklar gitmiyor maalesef.”
— “Kırışık kalsın Kaan, yeter ki tenine yapışık olmasın.”
— “Saat tam dokuz oldu, vakit bitti!”
— “Giy gömleği hemen sırtına, acele et!”
— “Düğmeler yine yanlış deliğe girdi telaştan.”
— “Düzeltiyorum yakamı, tamamdır.”
Gömlekler yarı nemli ve sıcak vaziyette tekrar sırtlara geçirilir.
Kravatlar aynada hızla düzeltilir. Ceketlerin önü iliklenir.
Saçlar çeşmeden alınan iki damla suyla taranır.
Derin bir nefes alınır.
Lavabonun kapısı yavaşça açılır. İki genç stajyer asansör holüne doğru yürür.
Yüzlerine yapay ve profesyonel bir gülümseme yapıştırırlar.
Asansörün gümüş renkli çağırma butonuna basarlar.
İlk kurumsal mesai günü resmen başlamıştır.
O dik yokuş arkada kalmıştır.
Fakat yarın sabah o zalim asfalt onları yine aynı yerde bekleyecektir.