Pazartesi sabahı M2’nin vagonları İTÜ Ayazağa’da durur, kapılar tıslayarak açılır ve yüzlerce genç perona dökülür. Yürüyen merdivenlerin önünde kuyruk birikir. En uzunlarından biri tam da bu sabah arızalanmıştır; sabit basamaklar teker teker tırmanılır, bacaklar daha işe başlamadan titrer.
En önde iki üniversite son sınıf öğrencisi vardır: Emre ve Kaan. Bugün stajlarının ilk günüdür. Sırtlarında dün akşam annelerinin ütülediği kolalı beyaz gömlekler, ayaklarında sıfır kilometre sert kösele ayakkabılar, omuzlarında şirketin teslim ettiği ağır dizüstü çantaları. İstanbulkartlar turnikeye basılır, uzakta gün ışığı görünür. Saat 08.40’tır.
İstasyon kapısından dışarı adım attıkları an gerçekle yüzleşirler. Yokuş karşılarında duvar gibi yükselmektedir.
“Kaan, yol gerçekten buradan mı gidiyor?”
“Harita bunu gösteriyor. Nurol tarafına çıkmanın başka yolu yok.”
“Bu yokuş değil dostum, uçurum. Daha ilk günüm, yolda ölmek istemiyorum.”
“Koşarsan kalbin durur, yürürsen terden sırılsıklam olursun. İki türlü de ilk günden kaybettik.”
Yer Altı Serin, Yeryüzü Fırın
Metronun altı serin ve ferahtır; insan kendini steril bir uzay üssünde hisseder. Maslak’ın yeryüzü ise fırındır. Egzoz dumanı asfalta yapışır, sabahın sekiz buçuğunda hava yirmi sekiz dereceyi bulmuştur. Büyükdere’nin bu yakası cipler için tasarlanmıştır; kaldırımlar daracık, bordür taşları kırıktır. Stajyerin asıl eleme sınavı İK mülakatı değil, bu kaldırımı nefes nefese tırmanabilmektir.
Emre’nin çantası üç buçuk kilo çekmektedir.
“Ne var bu çantada Allah aşkına?”
“Şirketin verdiği metal kasa bilgisayar. Bir de tuğla gibi adaptörü.”
“Sırtın şimdiden sırılsıklam olmuş.”
“Dalga geçme, senin de alnın boncuk boncuk. Gömleğin üst düğmesini açayım mı?”
“İlk günden kravatı gevşetirsen direkt göze batarsın. Gözünü yukarıdaki kuleye dik, hedefe kilitlen.”
“Kule bana bakıp alay ediyor gibi.”
Sırt Çantalı Ordu
Yokuşu tırmanan tek zavallılar onlar değildir. Aynı çıkıştan dağılan onlarca gencin sırtında aynı siyah çanta, adımlarında aynı panik vardır. Tepede Nurol Plaza’nın cam cephesi sabah güneşinde parlar; yansıma gözlerini alır.
Yol kenarındaki bankta yaşlı bir simitçi her sabahki manzarayı izlemektedir.
“Gençler, nefes nefese kalmışsınız. Yavaş çıkın, kalbinizi zorlamayın.”
“Dokuzda oryantasyon var amca, geç kalırsak eleniriz.”
“Elenmezsiniz evladım. Her sabah bin kişi tırmanıyor bu yolu.”
“Onlar da mı bizim gibi terliyor?”
“Beter oluyorlar. Gömlekleri etlerine yapışıyor.”
“Sabah sabah harika motive ettin amca, sağ ol.”
Yeni kösele ayakkabı Kaan’ın sol topuğunu vurmaya başlamıştır. Her adımda beynine bir sancı saplanır.
Ter Haritası
Beyaz pamuklu gömlek plazanın resmi üniformasıdır; temizliği ve sadakati temsil eder. Yazın Maslak yokuşunda ise insanın en büyük düşmanıdır, çünkü en küçük ter damlasını ele verir. Çantanın bastırdığı yerde kumaş koyu griye döner ve sırtın ortasında Güney Amerika biçiminde bir harita belirir.
“Emre, arkama bakar mısın?”
“Hiç bakmasam günüm daha iyi geçerdi. Amazon yağmur ormanları gibi bir leke var.”
“Ceketi giysem mi?”
“Bu sıcakta giyersen lobide bayılırsın.”
“Direktör bizi ilk kez bugün görecek!”
“Direktör arabayla eksi dördüncü kata girdi bile. O hayatında metro yokuşu tırmanmamıştır.”
“Senin koltuk altların da koyu maviye dönmüş bu arada.”
“Kurumsal hayata hoş geldik Kaan.”
Yokuşun ortasındaki refüjde, bodur bir çamın gölgesinde iki dakika soluklanırlar. Kaan buruşmuş bir kâğıt mendille alnını siler; mendil ıslanınca hamur gibi dağılır, beyaz parçalar kaşlarına yapışır.
“Kaşımda mendil kaldı mı?”
“Kaldı. Elimi sürersem daha beter bulaşır. Saat sekizi elli iki geçiyor, son iki yüz metreyi sprint atmamız lazım.”
“Topuğum kanıyor Emre. Maaş bile almadığımız bir staj için değer mi?”
“CV’ye büyük şirket adı yazacağız, sabret.”
“Ben CV’ye ilk iş bu yokuşu yazacağım.”
Lobi Aynası
Nihayet zirvedeler. Nurol Plaza’nın döner kapısından girdikleri an yüzlerine buz gibi klima çarpar ve terli tenleri zangır zangır titremeye başlar. Lobideki boy aynası tam bir trajedi tablosudur: saçlar alına yapışmış, kravatlar sağa kaymış, gömlekler kırış kırış.
“Savaştan yeni çıkmış piyadeler gibiyiz.”
“Danışmadaki hanımefendi bize uzaylı görmüş gibi bakıyor.”
“Bakar tabii, maraton bitiş çizgisini geçmiş gibiyiz. Kartları aldım, yürü lavaboya.”
Zemin kat lavabosunda şans eseri kimse yoktur. Emre gömleğini çıkarıp duvardaki el kurutma makinesine tutar. Makine kulakları sağır eden bir uğultuyla devreye girer, sıcak hava pamuğu dalgalandırır. Kaan ikinci kurutucuya yönelir.
“Kapı açılıp biri girerse ne diyeceğiz?”
“Yeni nesil hijyen protokolü deriz.”
“Gömlek kuruyor ama kırışıklık gitmiyor.”
“Kırışık kalsın, yeter ki tenine yapışmasın. Saat dokuz oldu, giy hemen!”
Yarı nemli gömlekler sırtlara geçirilir, düğmeler telaştan yanlış deliğe girip düzeltilir, saçlar çeşmeden alınan iki damla suyla taranır. İki stajyer yüzlerine profesyonel bir gülümseme yapıştırıp asansör holüne yürür.
Asansör açılır. İçeriden takım elbiseli, ceketi kuru, saçı fönlü bir adam çıkar: eksi dördüncü kattan gelen direktör.
“Siz yeni stajyerler misiniz? Metro yakın, değil mi? Ben de bazen düşünüyorum metroyla gelmeyi.”



