Maslak UNIQ İstanbul: Cuma Akşamı Avluda Açık Hava Bira Kuyrukları
Mesai biter bitmez Maslak'ın dikey kulelerinden UNIQ avlusuna akan genç ekipler; craft bira kuyruklarında sprint retrospective, boyun askılıkları ve Ayazağa ormanı esintisi.
maslak-uniq-istanbul-acik-alani-cuma-aksami-bira-kuyruklari
Cuma akşamı, saat tam 18.05.
Büyükdere Caddesi’nin gri kulelerinden insan seli boşanır.
Maslak plazalarının ağır döner kapıları hızla döner.
Genç yazılımcılar, pazarlama uzmanları ve tasarımcılar dışarı fırlar.
Kravatlarını çıkarıp ceplerine tıkıştırırlar.
Topuklu ayakkabılar çantadaki beyaz spor ayakkabılarla değiştirilir.
Herkes aynı yöne doğru hızlı adımlarla yürür.
Hedef bellidir: Ayazağa vadisindeki UNIQ İstanbul.
Burası Maslak’ın gökdelen boğuntusundan kaçış kapısıdır.
Yatay mimarisiyle ormanın eteğine saklanmıştır.
Geniş açık avlusu ahşap masalarla donatılmıştır.
Akşam serinliği Ayazağa korusundan aşağıya doğru süzülür.
Fakat bu serinlik avludaki kalabalığı dindiremez.
Saat henüz 18.20 olmadan pubların önünde devasa kuyruklar oluşur.
Yüzlerce genç beyaz yakalı tek bir şey için sıraya girer: Buz gibi bir bardak bira.
Kuyruğun ortasında iki backend geliştiricisi dikilir:
— “Önümüzde kaç kişi var Can?”
— “En az kırk kişi var Barış.”
— “Böyle giderse bardağa yedi buçukta kavuşuruz.”
— “Fark etmez Barış, ofiste kalmaktan iyidir.”
— “Masayı kim tutuyor peki?”
— “Ece ile Pelin ahşap banka oturdu.”
— “Masanın üstüne çanta koydular mı?”
— “Koydular, iki tane sırt çantasını siper ettiler.”
— “Harika, masayı kaptırırsak bütün gece ayakta kalırız.”
— “Ayakta da içeriz Barış. Yeter ki şu kafa dağılsın.”
— “Sprint retrosunu burada mı yapacağız?”
— “Burada sadece kadeh kaldırılır Barış, sprint konuşulmaz.”
— “Ama product owner hemen arkamızdaki sırada duruyor!”
— “Göz teması kurma sakın. Yoksa yeni task yazar.”
— “Kafamı öne eğdim bile Can.”
— “Sıra biraz hızlansa bari, boğazım kurudu.”
I. 18.02 Maslak Tahliyesi: Kulelerden Orman Eteğine Hücum
Maslak’ta mesai bitimi askeri bir tatbikata benzer.
Saat 18.00’de bilgisayar kapakları aynı anda kapanır: Pat!
Herkes aynı anda asansör hollerine hücum eder.
Kırkıncı kattan lobiye inmek tam on beş dakika sürer.
Asansör içindeki sessizlik gergin bir yay gibidir.
Herkes birbirine bakar ama tek kelime etmez.
Turnikeden geçildiği an ise özgürlük havası solunur.
Plaza çalışanları için UNIQ’e ilk varan olmak büyük bir zaferdir.
Erken giden masayı kapar.
Geç kalan bütün geceyi bir fıçının kenarında dikilerek geçirir.
Ayazağa yolundaki kaldırımlar hızlı adım sesleriyle yankılanır.
Gruplar halinde yürürler. Kahkahalar kulelerin camlarına çarpar.
Herkes haftanın stresini geride bırakmak ister.
Fakat zihinler hala sabahki toplantının etkisindedir:
— “Bugün genel müdür bütçeyi onaylamadı Pelin.”
— “Biliyorum Ece, bizim ekibin primi de yandı.”
— “Pazartesi günü revizyon sunumu var.”
— “Bugün cuma Ece, pazartesiyi düşünme lütfen.”
— “Düşünmeden duramıyorum, hedefi yüzde 20 artırdılar.”
— “Şu anda orman kokusunu içine çek.”
— “Orman kokusu güzel de midem gurulduyor.”
— “Patates kızartması ve peynirli atıştırmalık söyleriz.”
— “Kuyruğa baksana, kasaya varmak bir mucize gibi.”
— “Biz ne krizler atlattık Ece, bu sırayı mı bekleyemeyeceğiz?”
— “Doğru valla, canlıya çıkış iptallerinden daha zor olamaz.”
— “Hadi adımlarını hızlandır, önümüze üç kişi daha geçmesin.”
II. UNIQ Avlusunda Bira Kuyruğu Diplomasisi
Bira kuyruğu kurumsal hiyerarşinin sıfırlandığı yerdir.
Burada unvanların ve kıdemlerin hiçbir hükmü kalmaz.
Genel müdür yardımcısı ile yeni mezun stajyer aynı hizada bekler.
Kimse kimseye sırasını vermez.
Herkes eşit derecede susamış ve eşit derecede yorgundur.
Musluklardan köpüklü kehribar sıvılar bardaklara akar.
Barmenler nefes almadan sipariş yetiştirir:
— “Sıradaki lütfen!”
— “Bize dört tane craft bira, bir tane de buğday.”
— “Fıçı craft bitti maalesef beyefendi.”
— “Nasıl biter? Saat henüz yedi bile olmadı!”
— “Bütün Maslak buraya aktı, fıçılar dayanamadı.”
— “O zaman standart lager verin, yapacak bir şey yok.”
— “Patates ister misiniz yanına?”
— “Trüflü ve parmesanlı olandan iki büyük porsiyon.”
— “Toplam tutar 1.450 TL yapıyor beyefendi.”
— “Yemek kartı geçiyor mu acaba?”
— “Alkollü mekanlarda yemek kartı geçmez efendim.”
— “Kredi kartını uzatıyorum o zaman.”
— “Şifrenizi girin lütfen.”
— “Ekstreye bakınca yine ağlayacağız desene Can.”
— “Cuma akşamının bedeli ödenir dostum, dert etme.”
— “Tepsiyi sıkı tut, bir damlası dökülürse yanarız.”
— “Gözüm gibi bakıyorum bardaklara merak etme.”
Tepsilere doldurulan bardaklar büyük bir dikkatle taşınır.
Kalabalığın arasından sıyrılmak büyük bir cambazlık gerektirir.
Bir damla bile ziyan edilmemelidir.
Çünkü o bardak için tam yirmi beş dakika sıra beklenmiştir.
III. Boyunda Unutulan Şirket Kartı ve Açık Hava Sprinti
Beyaz yakalının en büyük çelişkisi boyun askılığıdır.
Mesai bitmiştir. Takım elbiseler gevşetilmiştir.
Fakat o parlak plastik kart hala boyunda asılı durur.
Lacivert, kırmızı veya turuncu kumaş ipler yakadan sarkar.
Çoğu insan bunu fark etmez bile.
Kart adeta bedenin doğal bir uzantısı haline gelmiştir.
Ahşap masada oturan grup birbirini gülerek uyarır:
— “Barış boynundaki kartı çıkarsana Allah aşkına.”
— “Aaa unutmuşum valla, boynumda hissetmiyorum bile.”
— “Şirketin reklamını yapma burada bedavaya.”
— “Bizim şirket zaten herkesin dilinde rezil oldu.”
— “Geçen günkü mobil uygulama çökmesini herkes duydu tabii.”
— “Kartı cebime koyuyorum hemen, sakladım.”
— “Şimdi oldu, artık sivil ve özgür birer bireyiz.”
— “Sivil bireyiz ama yine iş konuşuyoruz farkında mısın?”
— “Ne konuşalım başka Barış? Hobimiz mi kaldı bizim?”
— “Eskiden basgitar çalardım ben grupta.”
— “Şimdi ne çalıyorsun peki?”
— “Şimdi klavyede hata kayıtlarını çalıyorum.”
— “Ben de yağlıboya tablo yapardım üniversitede.”
— “Şimdi PowerPoint slaytlarını renklendiriyorsun.”
— “Acı gerçekleri yüzüme vurma Barış, biramı yudumluyorum.”
— “Yarasın kardeşim, haftanın intikamını alıyoruz.”
Bardaklar neşeyle tokuşturulur: Şerefe!
Müzik sesi yükselir. Indie pop melodileri avluyu doldurur.
İnsanların yüzlerindeki kurumsal kasvet yavaş yavaş dağılır.
Gülüşmeler samimileşir. Ses tonları yükselir.
IV. Ayazağa Rüzgarında Patates Kızartması ve Bütçe Dedikodusu
Sıcak patates kızartması masaya ulaşır.
Dört el aynı anda kaseye uzanır.
Sos kapları birkaç dakika içinde tamamen tükenir.
Alkol kana karıştıkça şirket sırları birer birer dökülür.
Açık havada dedikodu yapmak ofis mutfağından her zaman daha güvenlidir.
Çünkü etrafta gizli bir tavan mikrofonu veya güvenlik kamerası yoktur.
Uğultulu kalabalık fısıltıları mükemmel biçimde örter:
— “Pelin duydun mu, kurumsal iletişim direktörü istifa etmiş.”
— “Hadi canım! Ne zaman vermiş istifa dilekçesini?”
— “Bugün öğleden sonra. Rakip telekom firmasına geçiyormuş.”
— “Maaşını ikiye katlamış diyorlar kulislerde.”
— “İkiye mi katlamış? Biz burada kuruş hesabı yapıyoruz.”
— “Onun yerine kimi alacaklar peki ekip içinden?”
— “İçeriden terfi yokmuş, dışarıdan aday arıyorlarmış.”
— “Her zaman aynı haksızlık. Gece gündüz çalışanlar avcunu yalar.”
— “Biz de özgeçmişlerimizi güncelleyelim o zaman.”
— “Benim profilim sürekli açık zaten, bekliyorum.”
— “Headhunterlar bu aralar çok sessiz ama farkında mısın?”
— “Piyasa daralıyor, şirket bütçeleri kısıldı.”
— “Bütçe kısıldıysa biz bu içeceklere niye bu kadar para saçtık?”
— “Ruhumuzu besliyoruz Ece, haftada bir gün hesap sorma.”
— “Ruhumuz doydu ama cüzdan çok fena hafifledi.”
Gece serinler. İnce montlar omuzlara atılır.
Açık alan ısıtıcıları kırmızı bir alevle pırıldar.
Isıtıcının etrafına toplanan bedenler birbirine sokulur.
Şehir dışarıda bırakılmıştır.
Burada yapay ama tatlı bir sığınak kurulmuştur.
V. Mobil Bankacılıkla Alman Usulü Hesap Bölüşme Ayini
Gecenin en dramatik safhası hesap kapatma anıdır.
Masada boş bardaklar ve yağlı kağıtlar kalmıştır.
Garson hesabı küçük siyah bir deri kılıf içinde getirir.
Masadaki herkes aynı anda telefonuna sarılır:
— “Hesap ne kadar geldi Pelin?”
— “Toplam 2.840 TL gelmiş arkadaşlar.”
— “Kişi başı ne kadar düşüyor hesaplayalım.”
— “Dörde bölersek kişi başı tam 710 TL.”
— “Ben bir bardak daha az içtim ama!”
— “Can şimdi kuruş hesabı yapmayalım lütfen.”
— “Tamam tamam, karttan ben ödeyeyim siz bana atın.”
— “IBAN numaranı gruba atsana hemen.”
— “Gönderdim, açıklama kısmına sakın bira yazmayın.”
— “Ne yazalım peki açıklama kısmına?”
— “Proje danışmanlık bedeli yazın, banka şüphelenmesin.”
— “Fast ile gönderdim Can, kontrol etsene.”
— “Benimki de düştü mü hesabına?”
— “Düştü düştü, herkes tamamdır.”
— “Maaşın yüzde 5’i bu masada kaldı valla.”
— “Haftanın stresini Maslak’a gömdük, değer.”
— “Gömüldü mü gerçekten, emin değilim.”
VI. Avludan Metroya Uzanan Yorgun Dönüş Yolu
Saat 22.45’e gelir.
UNIQ avlusu yavaş yavaş tenhalaşmaya başlar.
Müzik sesi kısılır. Sandalyeler toplanır.
Hesaplar ödenmiştir. Masadan yavaşça kalkılır.
Bacaklarda hafif bir uyuşukluk ve ağır bir rehavet vardır.
Bütün haftanın yorgunluğu birleşmiştir.
Şimdi eve dönüş macerası başlamıştır:
— “Nasıl döneceksiniz eve çocuklar?”
— “İTÜ Ayazağa metrosuna doğru yürüyeceğiz.”
— “O dik yokuşu bu yorgunlukla nasıl çıkacaksınız?”
— “Aheste aheste çıkarız, acelemiz kalmadı.”
— “Bir taksi çağırsak gelmez mi buraya?”
— “Maslak’ta cuma gecesi taksi bulmak mucizedir.”
— “O zaman yürüyelim, ciğerlerimiz açılsın.”
— “Pazartesi sabah kaçta toplantı var?”
— “Dokuz buçukta masada olmamız şart.”
— “Alarmı sekize kurarım ben yine.”
— “Sekiz çok geç, servis erken saatte hareket ediyor.”
— “Hafta sonu hiçbir şey yapmayacağım kesinlikle.”
— “Ben de pazar akşamına kadar yataktan çıkmam.”
— “Hadi iyi geceler herkese, dikkatli dönün.”
— “İyi geceler, pazartesi sabah lobide görüşürüz.”
Gençler metro yönüne doğru dik yokuşu tırmanır.
Yokuş uzundur. Nefesler hızlanır, adımlar ağırlaşır.
Arkada UNIQ’in son ışıkları parıldamaya devam eder.
Açıkhava sahnesinden toplanan dekorların sesleri gelir.
Maslak kuleleri ise karanlık gökyüzünde soğuk birer heyula gibi yükselir.
O kuleler pazartesi sabahı yine hepsini acımasızca yutacaktır.
Fakat bu gece birkaç saatliğine de olsa sistemden kaçmayı başarmışlardır.
Bira bitti. Sohbet tükendi. Cüzdanlar boşaldı.
Şimdi karanlık odalarda derin bir uykuya sığınma vaktidir.