Cuma akşamı Büyükdere Caddesi’nin gri kulelerinden insan seli boşanır. Döner kapılar hızla döner; genç yazılımcılar, pazarlama uzmanları ve tasarımcılar dışarı fırlar. Kravatlar cebe tıkıştırılır, topuklular çantadaki beyaz spor ayakkabılarla değiştirilir. Herkes aynı yöne yürür. Hedef Ayazağa’daki UNIQ İstanbul’dur: Maslak’ın gökdelen boğuntusundan kaçış kapısı, ahşap masalarla dolu yatay bir avlu.

Saat daha 18.20 olmadan barların önünde devasa kuyruklar oluşur. Yüzlerce plaza çalışanı tek bir şey için sıraya girmiştir: buz gibi bir bardak bira. Kuyruğun ortasında iki backend geliştiricisi dikilir.

“Önümüzde kaç kişi var Can?”

“En az kırk. Bardağa yedi buçukta kavuşuruz.”

“Masayı kim tutuyor?”

“Ece ile Pelin banka oturdu, iki sırt çantasını siper ettiler. Masayı kaptırırsak bütün gece ayakta kalırız.”

“Product owner hemen arkamızdaki sırada duruyor!”

“Göz teması kurma sakın. Yoksa yeni task yazar.”

“Kafamı öne eğdim bile.”

Maslak Tahliyesi

Maslak’ta mesai bitimi askeri bir tatbikata benzer. Saat altıda dizüstü kapakları aynı anda kapanır, herkes asansör hollerine hücum eder. Kırkıncı kattan lobiye inmek on beş dakika sürer; kabindeki sessizlik gergin bir yay gibidir. Turnikeden geçildiği an özgürlük havası solunur. UNIQ’e ilk varmak büyük zaferdir: erken giden masayı kapar, geç kalan bütün geceyi bir fıçının kenarında dikilerek geçirir.

Ne var ki zihinler hâlâ sabahki toplantıdadır.

“Genel müdür bütçeyi onaylamadı Pelin. Pazartesi revizyon sunumu var.”

“Bugün cuma Ece, pazartesiyi düşünme.”

“Düşünmeden duramıyorum, hedefi yüzde yirmi artırdılar.”

“Biz canlıya çıkış iptallerini atlattık, bu sırayı mı bekleyemeyeceğiz? Adımlarını hızlandır, önümüze üç kişi daha geçmesin.”

Kuyruk Diplomasisi

Bira kuyruğu hiyerarşinin sıfırlandığı yerdir. Genel müdür yardımcısı ile yeni mezun stajyer aynı hizada bekler; kimse kimseye sırasını vermez, herkes eşit derecede susamış ve yorgundur. Musluklardan köpüklü kehribar sıvı akar, barmenler nefes almadan sipariş yetiştirir.

“Dört craft bira, bir de buğday.”

“Fıçı craft bitti beyefendi.”

“Nasıl biter? Saat daha yedi olmadı!”

“Bütün Maslak buraya aktı, fıçılar dayanamadı.”

“O zaman lager verin. Yanına trüflü parmesanlı patatesten iki büyük porsiyon.”

“Toplam 1.450 TL.”

“Yemek kartı geçiyor mu?”

“Geçmiyor efendim.”

“Ekstreye bakınca yine ağlayacağız Can.”

“Cuma akşamının bedeli ödenir. Tepsiyi sıkı tut, bir damlası dökülürse yanarız.”

Tepsi kalabalığın arasından cambaz dikkatiyle taşınır. O bardak için yirmi beş dakika sıra beklenmiştir.

Boyundaki Kart

Plaza çalışanının en büyük çelişkisi boyun askısıdır. Mesai bitmiş, kravat gevşemiştir ama plastik kart hâlâ boyunda sallanır. Kimse fark etmez; kart bedenin doğal uzantısı olmuştur.

“Barış, boynundaki kartı çıkarsana Allah aşkına.”

“Aaa, unutmuşum. Hissetmiyorum bile.”

“Şirketin reklamını yapma bedavaya. Geçen haftaki uygulama çökmesinden sonra hiç yapma.”

“Cebe koydum. Artık sivil ve özgür bireyleriz.”

“Sivil bireyiz ama yine iş konuşuyoruz, farkında mısın?”

“Ne konuşalım? Hobimiz mi kaldı? Eskiden grupta bas gitar çalardım.”

“Şimdi ne çalıyorsun?”

“Klavyede hata kayıtlarını.”

“Ben de üniversitede yağlıboya yapardım.”

“Şimdi PowerPoint slaytlarını renklendiriyorsun.”

Bardaklar tokuşturulur. Indie pop avluyu doldurur, yüzlerdeki kasvet yavaş yavaş dağılır.

Patates ve Dedikodu

Sıcak patates masaya ulaşır, dört el aynı anda kaseye uzanır, sos kapları dakikalar içinde tükenir. Alkol kana karıştıkça şirket sırları dökülür. Açık havada dedikodu mutfaktan güvenlidir: tavan mikrofonu yoktur, kalabalığın uğultusu fısıltıları örter.

“Pelin, duydun mu? Kurumsal iletişim direktörü istifa etmiş. Rakip firmaya geçiyormuş, maaşını ikiye katlamış.”

“İkiye mi? Biz burada kuruş hesabı yapıyoruz.”

“Yerine içeriden kimseyi almayacaklarmış, dışarıdan arıyorlar.”

“Benim profilim zaten açık. Ama headhunterlar bu aralar çok sessiz. Piyasa daralıyor, bütçeler kısıldı.”

“Bütçe kısıldıysa biz bu biralara niye bu kadar para saçtık?”

“Ruhumuzu besliyoruz Ece.”

Gece serinler. Açık alan ısıtıcıları kırmızı alevle pırıldar, bedenler etrafına sokulur.

Hesap Ayini

Garson hesabı siyah bir deri kılıfta getirir ve masadaki herkes aynı anda telefonuna sarılır.

“Kaç geldi?”

“2.840 TL. Dörde bölersek kişi başı 710.”

“Ben bir bardak az içtim ama!”

“Can, kuruş hesabı yapmayalım. Karttan ben ödüyorum, siz bana atın. IBAN’ı gruba attım.”

“Açıklamaya ne yazalım?”

“Ne yazarsanız yazın, ‘bira’ yazmayın. Annem hesabımı görebiliyor.”

“Gönderdim. Maaşın yüzde beşi bu masada kaldı.”

“Haftanın stresini Maslak’a gömdük, değer.”

Saat 22.45’te avlu tenhalaşır, müzik kısılır, sandalyeler toplanır.

“Nasıl döneceksiniz?”

“İTÜ Ayazağa metrosuna yürüyeceğiz. Cuma gecesi Maslak’ta taksi bulmak mucize.”

“Pazartesi kaçta toplantı var?”

“Dokuz buçukta. Hafta sonu hiçbir şey yapmayacağım.”

“Ben de pazar akşamına kadar yataktan çıkmam.”

Metroya doğru yürürken Barış’ın telefonu titrer. Product owner gruba yazmıştır: “Barış, kuyrukta seni gördüm, kafan önündeydi, rahatsız etmedim. Sana üç yeni task açtım.” Barış kartını cebinden çıkarıp yeniden boynuna asar. Nasılsa pazartesi lazım olacaktır.