Kanyon, eksi birinci kat. Havada espresso kokusu, taş avluda ızgara cızırtısı; yürüyen merdivenlerden boyunları kartlı personel akıyor. Strateji Danışmanlığı ekibi altı kişilik masaya oturuyor.
Genç analist Mert masanın en ucuna sığınıyor. Yemek kartında 145 TL var, ay sonuna on bir gün. Menüyü açmıyor bile.
“Mert sen ne alıyorsun?”
“Ben çok aç değilim. Sadece günün çorbasını içeceğim.”
Bu cümleyi bilerek yüksek sesle kurar. Masadaki herkes duysun ister. Bu bir sipariş değil, açık bir finansal teslimiyet beyanıdır.
Çorba Beyanı
Mert’in önüne 120 TL’lik süzme mercimek gelir. Diğer beş kişi menüyü roman gibi okur. Direktör Ersin Bey ortaya trüflü patates ve kurutulmuş etli başlangıç tahtası, kendine orta pişmiş antrikot söyler. Kıdemli müdür Selin karidesli risotto ile taze sıkılmış kereviz elma suyu ister. Diğer iki kıdemliden biri somon füme, öbürü bonfile dilimli ılık kinoa salatası.
Tahta masanın ortasına yerleşir, üstünde parmigiano ve fümeler parıldar.
“Mert alsana ortadan, çekinme.”
“Teşekkürler Selin Hanım, çorba bana yetiyor.”
Mert tek dilim peynir almaz. Masanın görünmez kuralını bilir: ortadan tek lokma alan, o tabağın tam ortağı sayılır.
Ana yemekler gelir. Ersin Bey’in üç parmak kalınlığındaki antrikotunun üstüne biberiyeli tereyağı dökülmüştür. Mert’in kasesi çoktan boşalmıştır; dibinde iki kaşık mercimek lekesi. Peçeteyi katlar, açar, tekrar katlar.
“Bu çeyrekte marjlarımız yüzde 18 daraldı arkadaşlar,” der Ersin Bey çatalını sallayarak. “Maliyet kalemlerini tek tek kısmamız şart.”
Maliyet krizinden bahseden adam o sırada 950 TL’lik antrikotu çiğnemektedir. Mert’in bardağına sürahiden ılık su doldurulur; masada maden suyu şişeleri ardı ardına açılır, biri San Pellegrino ister. Sonra tatlılar: iki sufle, yanına dondurma, ortaya iki porsiyon San Sebastian.
“Mert tatlı yer misin?”
“Yok Selin Hanım, şekeri bıraktım. Sağlık için.”
Can çekişen sağlığı değil, banka hesabıdır.
Hesap Cüzdanı
Garson deri hesap cüzdanını masanın ortasına bırakır. Ölüm sessizliği. Az önce projeleri havada uçuran direktör telefonuna dalar, Selin çantasında ruj arar, diğer uzman tavan lambalarını inceler. Cüzdan masanın tam merkezinde, pimi çekilmiş bir el bombası gibi bekler.
Sonunda Ersin Bey adisyonu açar.
“Toplam 5.400 TL. Buranın Sodexo terminali bozuktu değil mi? Kurumsal kartla da çekemem şimdi bunu, şahsi kartımdan tek çekim yapayım.”
Mert içinden dua eder: Lütfen sadece çorbayı istesin.
“Gençler, küsuratla uğraşmayalım. Altı kişiyiz, 5.400’ü altıya bölünce 900 TL. Kişi başı düz dokuz yüzer atın bana, FAST ile hesap kapanır.”
Mert’in kulaklarında bir uğultu başlar. Şu an antrikotun bir kısmını, trüflü patatesi ve iki porsiyon cheesecake’i finanse etmektedir. Cesaretini toplar.
“Ersin Bey… Ben aslında sadece çorba içmiştim ya.”
Çatallar havada kalır. Selin Hanım başını çevirir.
“Ay Mertçim, biz bir ekibiz şurada. Grup yemeğinde öyle tek tek hesap mı ayrılır? Çok çirkin durur garsonun önünde.”
Ersin Bey araya girer, sesi yumuşak ama öldürücüdür.
“Mert haklı Selin, çocuk çorba içti. Tamam Mert, sen sekiz yüz at. Yüz lira benden olsun sana, jest.”
120 TL’lik çorbanın indirimli plaza fiyatı sekiz yüz lira olmuştur. Performans dönemine iki ay vardır; Mert “uyumsuz junior” yaftası yemek istemez.
“Tamam Ersin Bey, teşekkürler. Hemen atıyorum.”
KMH
Ofise dönerken yürüyen merdivende herkes neşelidir; Ersin Bey karnını okşar. Mert banka uygulamasını açar: 184,50 TL. Mecburen ek hesaba girer. Açıklamaya “Öğle yemeği Mert” yazar, gönder tuşuna basar. Direktörün bifteğini faizle finanse etmiştir.
Lavaboda yüzüne soğuk su çarparken kıdemli uzman Burak girer.
“Mert naber, yemek çok iyiydi değil mi? Haftaya cuma Sanayi Mahallesi’ne gidelim diyoruz, efsane bir kuzu kaburgacı var. Kişi başı bin beş yüz tutar ama değer.”
“Ben gelemem Burak. Diyetisyene başladım. Sadece evden getirdiğim salatalığı yiyeceğim.”
Sefer Tası İttifakı
Öğleden sonra mutfakta veri analisti Zeynep yanına sokulur, elinde siyah bez bir çanta.
“Sen de mi Kanyon kurbanısın? Yüzün sapsarı.”
“Sadece çorba içmiştim. Sekiz yüz lira ödedim.”
“Geçen ay bana da yaptılar. Sadece soda söyledim, bin iki yüz lira kilitlediler.”
Cam saklama kabını açar: haşlanmış nohut ve kinoa. Evden getirip gizlice ısıtıyor, kimse görmesin diye peçeteyle örtüyor. Görenler “ekiple kaynaşmıyor” diye laf sokuyormuş.
“Kaynaşmanın bedeli haftalık sekiz yüz lira,” der Mert. “Ben bu parayla pazardan bir haftalık erzak alırım.”
“Yarın sana da koyayım mı? Mercimekli bulgur pilavı yaptım, fazlası var. On ikide burada buluşalım. Kimseye söyleme ama.”
Mert fincanına filtre kahve doldurur, ilk defa gülümser.
“Mercimek mi dedin? Hesabı nasıl bölüyoruz?”
“Düz eşit,” der Zeynep. “Sıfıra sıfır.”



