Perşembe, öğle arasına bir dakika var. Ataşehir’de Kardelen Sokak’ta sert bir rüzgâr eser. Halk Caddesi ile otoyol kavşağının arasında kırk üç katlı bir cam anıt yükselir: Palladium Tower. Aukett Swanke tasarlamış, LEED Gold sertifikası almış. Ama çevresinde tek bir gerçek sokak yoktur. Viyadükler, geniş kavşaklar, beton adalar. Esnaf lokantası, kuru fasulyeci, mahalle fırını aramayın.
Saat 12.15 olduğunda kuledeki binlerce çalışan için tek rota kalır: yandaki kubbeli Palladium AVM’nin otomatik kapıları. Asansörler lobiye dikey bir insan seli boşaltır, kartlar turnikelere basılır, yaya geçidi bir anda dolar. Herkesin hedefi aynıdır, yemek katına ilk ulaşan olmak. Beş dakikalık gecikme yarım saatlik masa arayışına mal olur.
Sokaksız Şehrin Aç Neferleri
Finans danışmanı Mert arkadaşına seslenir.
“Hızlı bas adımları Serkan! Tavukçunun önünde sıra uzamadan girelim.”
“Dışarıda başka bir yer yok mu?”
“Nereye gideceksin? Sağın otoyol, solun otoyol bağlantısı. Ataşehir burası Serkan. Burada sokak yok, AVM var.”
“Eski ofisimiz Kadıköy’de rıhtımdaydı. Vapurdan inip simit fırınına uğrardık.”
“Şirket vergi avantajı var diye taşıdı bizi buraya.”
“Vergi avantajı patrona yaradı, mide ağrısı bize kaldı.”
Serkan eski günleri hatırlar: çarşıda sıcak çorba, çınar altında çay, hatır soran esnaf. Burada seçenek, döner kapıdan geçip neon ışığı altında plastik numarayla sıra beklemektir.
Kule ile AVM arasındaki kısa mesafe bir rüzgâr koridorudur. Kaldırım daracıktır, kurye motorları yayaların üstüne sürer, otopark bariyerinden peş peşe cipler fırlar. AVM kapısında x-ray sırası beklenir.
“Çantaları cihaza koyun lütfen. Montunuzu da çıkarın.”
“Yemek yemeye geldik memur bey, silahımız yok.”
“Prosedür böyle beyefendi.”
“Öğle tatili bitti zaten sıra beklemekten.”
Titreyen Bip Cihazları
Yürüyen merdivenlerde kimsenin vitrine bakacak hâli yoktur. Yemek katı bir panayırdır: metal tepsi şıngırtısı, tavukçu, burgerci ve köftecinin önünde uzun kuyruklar.
“Önümüzde kırk kişi var Serkan. Sipariş verene kadar yirmi dakika geçer.”
“Verdikten sonra da bekleyeceğiz.”
Kasiyer Mert’in eline yuvarlak siyah bir plastik disk tutuşturur.
“Siparişiniz hazır olunca bu cihaz titreyecek ve ışık saçacak. En az yirmi dakika, çok yoğunuz.”
Diskin üstünde kırmızı bir led uyur. Bu disk modern ofis çalışanının yeni kelepçesidir. Titreyene kadar hiçbir yere ayrılamazsınız.
Kalkıyor musunuz Acaba?
Asıl kanlı mücadele masa bulma etabındadır. Tek bir boş sandalye yoktur; yüzlerce kişi ellerinde siyah disklerle masaların arasında devriye gezer. Bir bankacı sandalyeye şemsiyesini bırakmıştır.
“Pardon, bu sandalye boş mu?”
“Dolu, arkadaşım çorba almaya gitti.”
“On dakikadır tek başınasın ama.”
“Arkadaşım sırada diyorum, dokunmayın şemsiyeye!”
Mert son lokmalarını çiğneyen iki gencin masasını gözüne kestirir.
“Serkan, şu masanın tepesine dikil.”
“Ayıp olmaz mı?”
“Ataşehir’de ayıp yoktur. Dikilmezsen başkası kapar.”
Mert masanın arkasında durup gözlerini tabağa diker. Genç huzursuzlanır.
“Daha kahvemizi içmedik birader. Tepemizde dikilmeyin, lokma boğazımda kaldı.”
“Kusura bakmayın, koca katta masa yok.”
Masadakiler dayanamaz, kalkar. Mert boş sandalyeye çantasını fırlatır.
“Kaptık! Otur Serkan.”
“Kendimi çok kötü hissettim.”
“Boş ver vicdanı. Beş dakika sonra bizim başımıza dikilecekler.”
Daha oturur oturmaz iki analist başlarında biter: “Afiyet olsun, çok kalacak mısınız?”
“Daha yemeğimiz gelmedi hanımefendi!”
“Olsun, biz şurada bekleyelim.”
Sekiz Dakikada Soslu Tavuk
Saat 12.44’te disk çılgınca titrer, kırmızı ışıklar yanıp söner. Mert tezgâha koşar, kremalı makarna ve soslu tavukla döner. Mesaiye on dört dakika vardır.
“Tavuk çok sıcak ama.”
“Üflemeden çiğne, vaktimiz yok. Müdür yine Teams’ten durum kontrolü atar, biride aktif görünmeliyiz.”
Yemek bir zevk olmaktan çıkıp lojistik operasyona dönüşür. Makarna çiğnenmeden yutulur, tavuk üç lokmada biter, gazlı içecek tek dikişte gider. Bütün serüven sekiz dakika sürer.
“Ben ne yedim şu an?”
“Körili tavuk yedin Serkan.”
“Hiçbir tat almadım.”
“Tat almak için değil, hayatta kalmak için yedik. Kalk koş!”
Dönüş Koşusu
Kardelen Sokak’ın ayazı yüzlere ikinci bir tokat gibi çarpar. Köşedeki kahvecide biri sırayı bozar.
“Bir Americano lütfen, acele olsun! Toplantım var, beş yüz bin liralık bütçe bekliyor!”
“Bizimki bir milyonluk bütçe, arkaya geç!”
Kulenin turnikelerinin önünde yüz kişilik bir yığılma vardır.
“Kartı bas Mert, 12.59 oldu!”
Turnike yeşil yanar. Otuz saniye kala içeridedirler. Lobideki güvenlik amiri gülümser.
“Yetiştiniz Mert Bey. Afiyet olsun.”
“Afiyet değil amir bey, mucize oldu.”
Asansör kırkıncı kata tırmanırken Mert cebinde sert bir şey hisseder: siyah plastik disk. Tepsiyle birlikte iade etmeyi unutmuştur.
“Bırak kalsın,” der Serkan. “Yarın kuyruğa bununla gireriz. Belki sıra bizi tanır.”



