Saat On İki Maslak Migros Hazır Yemek ve Sandviç İzdihamı: Şakşuka ve Ton Balığı Kapışması
Turnikelerin açılmasıyla Maslak kulelerinden fırlayan beyaz yakalıların meze reyonundaki hayatta kalma savaşı, son kalan şakşuka ve ton balığı konservesi için verilen lobi mücadelesi.
saat-on-iki-maslak-migros-hazir-yemek-ve-sandvic-izdihami
I. 12.00: Turnike Çanları ve Lobi Deparı
Saat tam 12.00.
Büyükdere Caddesi üzerinde sert bir kış rüzgarı esiyor.
Maslak Sun Plaza lobisinde derin sessizlik aniden bozulur. Turnikelerin yeşil ışıkları ardı ardına yanıp söner. Kart okuyuculardan tiz ve mekanik sesler yükselir.
Asansör kapıları aynı saniyede iki yana açılır. İçeriden onlarca uzman ve analist fırlar. Herkesin gözlerinde derin bir açlık ateşi parlar.
Boyunlarda asılı mavi kurum kartları havada savrulur. Topuklu ayakkabılar cilalı granit zeminde yankılanır. Takım elbiseli bedenler ana çıkış kapısına doğru hızla akar.
Hedef son derece nettir. Dereboyu Caddesi köşesindeki Migros mağazası.
İki dakika geciken çalışan her şeyini kaybeder. Reyonda sadece kuru kaşarlı bayat bagetler kalır.
Kıdemli danışman Selin adımlarını daha da sıklaştırır. Arkasından gelen denetim ekibini hemen tanır.
— “Koş Selin, Deloitte ekibi lobiye indi!”
— “Merak etme Burak, döner kapıyı ilk ben geçtim.”
— “Bugün meze dolabında şakşuka varmış, acele et!”
— “Dün ton balıklı sandviçi kaptırmıştım, bugün bırakmam.”
— “Trafiğe dikkat et, servis minibüsü geliyor!”
— “Şakşuka riske atılamaz Burak, yürü!”
— “Kaldırımdaki su birikintisine basma sakın!”
— “Islak çorap açlıktan daha iyidir Selin!”
Döner kapı hızla döner. Cam bölmeler insan bedenlerini dışarıya fırlatır.
Kapıdaki güvenlik görevlisi kalabalığa bakar. Alışkın gözlerle başını iki yana sallar. Bu manzara Maslak kulelerinde her iş günü tekrarlanır.
Plazanın gri camları arkasında binlerce insan acıkmıştır. Dışarıdaki keskin soğuk hava yüzlere bir tokat gibi çarpar.
Kimse kabanının önünü iliklemeye vakit ayırmaz. Adımlar koşar adıma dönüşür.
Kaldırımdaki su birikintilerinin üzerinden atlanır. Ayakkabıların burnu çamurla kaplanır. Fakat kimse durup ayakkabısına bakmaz.
Meze dolabının stoğu sınırlıdır. Kural basittir: Hızlı olan doyar, yavaş olan aç kalır.
II. Soğuk Meze Dolabı Önünde Kurtlar Sofrası
Mağazanın fotoselli otomatik kapısı iki yana açılır.
İçeriye giren kalabalık doğrudan arka duvara yönelir. Soğutuculu meze dolabının önü saniyeler içinde kilitlenir.
Dolabın dev motoru boğuk bir sesle homurdanır. Soğuk hava dalgası montların açık yakalarından içeri sızar.
Gözler plastik şeffaf kaplara kilitlenir. Reyonda az sayıda zeytinyağlı meze durmaktadır.
Humus, haydari, patlıcan ezmesi ve şakşuka sıralanmıştır. Ancak en değerli ürün her zaman şakşukadır. Yağlı kırmızı sosuyla parıldayan kızarmış patlıcanlar tezgahın tacıdır.
Pazarlama müdürü Arda iki adım öne atılır. Kolunu kalabalığın arasından dolabın en dibine uzatır.
— “Pardon, şu arkadaki son şakşukayı ben alacaktım.”
— “Kusura bakmayın, o kaba elimi ilk ben değdirdim.”
— “Fakat ben saat 11.55’ten beri buradayım beyefendi.”
— “Toplantınızı erken bitirseydiniz Arda Bey, burası açık pazar.”
— “Ben o şakşukanın barkodunu gözümle kestim!”
— “Gözle rezervasyon devri bitti Arda Bey.”
— “Hakkımı size yedirmem, lütfen çekilin!”
— “Reyonda hak değil, çevik refleksler konuşur!”
Gözler birbirine kin ve öfkeyle dikilir.
Açık ofisteki sahte nezaket burada tamamen buharlaşır. “Rica ederim” cümlesi dolap kapağında ölür. Yerini ilkel bir beslenme kavgası alır.
Arda son şakşuka kabını parmaklarıyla kavrar. Göğsüne doğru çeker. Yüzünde derin bir zafer tebessümü belirir.
Kaybeden taraf dudaklarını öfkeyle ısırır. Gözlerini alt raftaki kuru kısıra çevirir.
Kısır, mağlup olan analistlerin hüzünlü teselli ikramiyesidir. Kimse bayat bulguru zevkle yemez. Fakat aç kalmaktan iyidir.
Dolabın içi beş dakika içinde talan edilir. Raflarda sadece dökülmüş yoğurt suları kalır.
III. Şakşuka İttifakı ve Ton Balığı Diplomasisi
Meze dolabının hemen yanında konserve adası bulunur.
Burası protein hesabı yapan analistlerin toplanma noktasıdır. Üçlü paket ton balığı konserveleri hızla tükenir.
Ayçiçek yağlı konserveler kenara fırlatılır. Herkes zeytinyağlı veya diyet suda olanları arar.
Kıdemli yazılımcı Mert metal rafları dikkatle tarar. Önünde sadece iki adet küçük boy konserve kalmıştır.
Yanına İnsan Kaynakları uzmanı Ceren yanaşır. Ceren’in elinde iki adet kepekli galeta paketi vardır.
— “Mert Bey, o ton balığının birini bana bırakır mısınız?”
— “Ceren Hanım, günlük 120 gram protein hedefim henüz tutmadı.”
— “Yarınki performans değerlendirme formunuz henüz önümde duruyor.”
— “Bu açık bir tehdit mi Ceren Hanım?”
— “Hayır Mert Bey, sadece stratejik bir takas teklifi.”
— “Peki, zeytinyağlı olanı size veriyorum.”
— “Çok akıllıca bir kariyer hamlesi yaptınız Mert Bey.”
— “Umarım yıllık zam oranım bu kutuyla artar.”
— “Zam değil ama en azından ofis yeriniz değişmez.”
Mert elindeki metal kutulardan birini sessizce Ceren’e uzatır.
Maslak kulelerinde hayatta kalmak bazen taviz vermeyi gerektirir. Bir kutu balık, yıllık prim oranından daha değerli değildir.
Reyon koridorunda fısıltılar hızla yükselir. İnsanlar plastik sepet kullanmaz. Ürünleri kucaklarında taşırlar.
Çünkü girişten sepet almak tam yirmi saniye kaybettirir. Yirmi saniye ise tükenen stoklar karşısında ölüm demektir.
Metal kutular montların derin ceplerine tıkıştırılır. Kimse kutuların ağırlığını dert etmez.
Masaya dönüp o metal kapağı çekme hayali herkesi ayakta tutar. Yağlı balık kokusu ofise yayılacaktır. Ancak kimsenin umurunda değildir.
Reyon sorumlusu boş raflara bakar. Elindeki barkod cihazıyla yeni sipariş girmeye çalışır. Fakat stoklar tükenmiştir.
IV. Üçgen Sandviç Hüznü ve Mayonez Rezaleti
Meze dolabında aradığını bulamayanlar soğuk sandviç reyonuna sürülür.
Burası Maslak besin zincirinin en dip basamağıdır. Karton ambalajlı üçgen sandviçler soğuk raflara dizilmiştir.
Üzerinde “Hindi Füme ve Kaşarlı” yazan ambalajlar incelenir. Üretim tarihi ve saat damgası büyüteçle kontrol edilir.
Beyaz ekmeklerin kenarları soğuk hava yüzünden sertleşmiştir. İçindeki tek parça marul yaprağı çoktan pörsümüştür.
Analist Burak kutuyu eline alır. Gözlerinde derin bir keder dalgası belirir.
— “Burak, mayonezli tavuklu olanı bulabildin mi?”
— “Tavuklular saat 11.58’de bitmiş Selin.”
— “Beyaz peynirli zeytinli kalmış mı peki?”
— “Sadece labneli hindi füme var, ekmeği de taş gibi.”
— “Onu da almazsan aç kalacaksın, toplantı 13.00’te başlıyor.”
— “Mide ağrısından sunumu yapamam Selin.”
— “Açlıktan bayılmaktan iyidir Burak, sepete at.”
— “İçindeki sos resmen sararmış Selin, midem bulanıyor.”
— “Gözlerini kapat ve ye, başka çaren yok.”
Burak çaresiz bir tavırla sandviç paketini kucağına koyar.
Plastik ambalajın içindeki ekşi mayonez kokusu dışarıya sızar. Bu koku birazdan açık ofisi tamamen esir alacaktır.
Ekran başında oturacaktır. Bu kuru ekmeği zorla kemirecektir. Klavyenin tuş aralarına bayat ekmek kırıntıları dökülecektir.
Bu sandviç, kötü bir zaman yönetiminin kaçınılmaz cezasıdır.
Erken çıkan şakşuka yer, geç kalan bayat mayoneze mahkum olur. Maslak kulelerinin yazılı olmayan en katı kanunu budur.
Karton kutunun köşesi bükülür. Burak sandviçi göğsüne bastırır.
V. Kasa Önünde Sodexo ve Multinet Savaşları
Alışveriş turu biter, ancak asıl kabus şimdi başlar.
Kasa sırasında tam otuz beş kişi yan yana dizilmiştir. Mağazada sadece iki kasa fiilen hizmet verir.
İnsanlar kucaklarındaki soğuk meze kaplarıyla kıpırdamadan durur. Plastik yoğurt kapları çıplak parmakları dondurur.
Kasadaki optik okuyucu mekanik bir ses tonuyla öter: bip, bip, bip.
Sıra bir türlü ilerlemez. Ön tarafta büyük bir kriz patlak verir.
— “Multinet geçerli değil mi burada hanımefendi?”
— “Merkezi sistem kesildi beyefendi, sadece Sodexo ve nakit alıyoruz.”
— “Nasıl kesilir? Kartımda tam 1.850 TL yemek bakiyesi yüklü!”
— “Mobil karekod deneyin, ancak pos cihazı sinyal almıyor.”
— “Lütfen acele edin, arkada otuz kişi toplantıya yetişecek!”
— “Ben de keyfimden beklemiyorum kardeşim, kart onay vermiyor!”
— “Banka kartınızı kullanın o zaman, sırayı tıkamayın!”
— “Şirket param var, kendi hesabımdan neden harcayayım?”
Kuyruktan derin ve toplu bir homurtu yükselir.
Arkada bekleyenlerin kol saatleri hızla ileriye akar. Saat 12.32 olur.
Yemek için ayrılan kırk beş dakikalık sürenin büyük kısmı kuyrukta erir.
İnsanlar cep telefonlarını havaya kaldırıp mobil veri şebekesi arar. Uygulamalar aşırı yüklenme sebebiyle art arda kilitlenir.
Kasiyer genç kız bıkkın bir yüz ifadesiyle ekrana tıklar. Her hatalı slip denemesinde sıra beş dakika daha uzar.
— “Benim şakşukanın barkodu yırtık çıktı hanımefendi.”
— “Reyondan yenisini getirin beyefendi, elle giremem.”
— “Reyonda şakşuka kalmadı ki! Sonuncusuydu bu!”
— “O zaman ürün sizde kalamaz, kenara ayırıyorum.”
— “Hayır! O patlıcan için lobide depar attım ben!”
— “Sisteme girmeyen malı satamam beyefendi.”
Sonunda mobil barkod güçlükle okutulur. Cihaz uzun beyaz kağıdı gürültüyle dışarıya fırlatır.
Kuyruktaki herkes rahat bir soluk alır. İnsan zinciri bir adım ileriye kayar.
VI. Masaya Dönüş: Plastik Çatalların Hançer Sesi
Saat 12.44.
Plazanın döner kapıları bu kez içeriye doğru hızla döner.
Poşetlerin içinden sızan yoğun sarımsak ve zeytinyağı kokusu asansör kabinine dolar. Herkes tavandaki yeşil kat göstergesine kilitlenir.
On dördüncü kata varılır. Açık ofisin şifreli cam kapısı kartla açılır.
Her analist kendi masasına çöker. Naylon poşetler kulak tırmalayan bir hışırtıyla yırtılır.
Şeffaf kapakların kenarları tırnak uçlarıyla zorlanır. Sarımsaklı yoğurt kokusu merkezi klima kanalına karışır. Bütün açık alana hızla yayılır.
Kırılgan plastik çatallar soğuk şakşukanın patlıcanına saplanır. Plastik çatalın dişleri bükülür, kırılma tehlikesi atlatır.
Kıdemli direktör masaların arasından telaşsız adımlarla yürür. Burun deliklerini hafifçe büzer. Etrafı dikkatle süzer.
— “Arkadaşlar, açık alanda koku yayan gıdalar tüketmeyelim lütfen.”
— “Çok haklısınız Ali Bey, ancak yemekhanede hiç boş masa yoktu.”
— “O zaman mutfak barındaki tabureleri kullansaydınız.”
— “Mutfak barındaki üç tabure de sabahtan rezerve edilmişti efendim.”
— “Yine de kurallara uyalım, birazdan yabancı denetçiler gelecek.”
— “Toplantı odasına geçip yesek uygun olur mu?”
— “Toplantı odasında yemek yemek kesinlikle yasaklandı.”
Ali Bey tatmin olmadan cam odasına çekilir. Kapıyı sertçe kapatır.
Çatallar sessizce lokmalara saplanmaya devam eder.
Ağızlar hiç açılmadan, dudaklar sımsıkı kapalı şekilde yemekler çiğnenir. Çünkü saat tam 12.56 olmuştur.
Dört dakika sonra haftalık finansal durum toplantısı başlayacaktır. Ekranda üzeri yağ lekeli Excel tabloları açılır.
Maslak kulelerinde bir öğle arası daha böylece sona erer. Karınlar doymuştur. Ancak insan onuru bir kez daha zedelenmiştir.
Boş plastik kaplar siyah çöp torbalarına gizlice tıkılır. O kutulardan yükselen ekşi koku akşama kadar havada asılı kalacaktır.
Yarın saat tam 12.00’de kulelerin çanları yeniden çalacaktır. Ve o son şakşuka için aynı savaş yeniden verilecektir.