Sapphire İstanbul: 261 Metrelik Seyir Terasının Altında Penceresiz Yazılımcı Sığınağı
4. Levent'te 261 metrelik gökdelenin 54. katında Boğaz'ı izleyen turistler; eksi üçüncü katta eski AVM koridorlarında gün ışığı görmeden kod yazan yazılımcıların dikey trajedisi.
sapphire-istanbul-seyir-terasinin-altinda-calisan-yazilimcilar
Cuma günü, saat tam 14.20.
Sapphire İstanbul’un eksi üçüncü katında havalandırma motoru derinden uğuldar.
Tavandaki metal borular gri izole bantlarla sarılıdır.
Beyaz led paneller oditoryum gibi bir aydınlık yayar. Fakat bu ışık cansızdır. Sahte bir gündüz yaratır.
Burası yerin on beş metre altıdır.
Hemen tepede ise Türkiye’nin en yüksek yapılarından biri göğe saplanır.
Bina tam 261 metre yüksekliğindedir. Elli dört kat yukarıda meşhur seyir terası yer alır.
Zirvede rüzgar cam panelleri döver. Turistler ellerinde dürbünlerle Boğaz Köprüsü’nü seyreder. İstanbul ayaklarının altındadır.
Fakat eksi üçüncü katta hayat bambaşkadır.
Burada ne bir pencere vardır ne de tek bir gün ışığı sızar.
Eski AVM mağazalarından dönüştürülmüş açık ofislerde onlarca yazılımcı oturur.
Çift monitörlerin mavi ışığı solgun yüzleri aydınlatır. Klavyelerden seri tıkırtılar yükselir.
Burası modern metropolün dikey kast sistemidir.
Yukarıdakiler ufku izler. Aşağıdakiler ise veri tabanındaki hataları ayıklar.
I. 261 Metrenin Dikey Kast Sistemi: Zirvedeki Güneş, Bodrumdaki Floresan
Sapphire mimarisi dikey bir şehir şeklinde planlanmıştı.
Tabanlıoğlu Mimarlık yapıyı bahçeli rezidanslar ve çarşı şeklinde kurguladı.
Ancak perakende çarşısı zamanla dönüştü. Boşalan dükkanlar yeni nesil ofislere evrildi.
Böylece ortaya benzersiz bir sınıfsal katmanlaşma çıktı.
Zirvedeki elli dördüncü katta bilet alan yabancı misafirler kahve içer. Güneşin batışını fotoğraflar.
Aynı kulenin bodrum katında ise backend geliştiricisi Caner kahve otomatına bozuk para atar:
— “Caner dışarıda hava nasıl?”
— “Ne bileyim ben Tolga, cam mı var burada?”
— “Hava durumu uygulamasına baksana.”
— “Uygulama yağmur diyor ama emin olamıyorum.”
— “Belki güneş açmıştır.”
— “Güneş açsa ne yazar Tolga? Akşama kadar buradayız.”
— “Haklısın, D vitamini hapı getirdim, ister misin?”
— “Ver bir tane, kemiklerim eridi.”
— “Masama yapay gün ışığı lambası aldım ben.”
— “İşe yarıyor mu bari?”
— “Ruh halime iyi geliyor. Kendimi kaktüs gibi hissediyorum.”
— “Güneş görmeyen ofis bitkileri gibiyiz zaten.”
— “Müdür geçen gün sukulent hediye etti bana.”
— “Sukulent bile çürüdü burada Tolga.”
— “Işık almayan canlı yaşayamaz.”
Caner sarı hapı plastik bardaktaki ılık suyla yutar.
Ofis duvarları alçıpanla bölünmüştür.
Eski bir giyim mağazasının soyunma kabinleri şimdi küçük toplantı odalarıdır.
Bu odalarda sprint planlamaları yapılır. Algoritmalar tartışılır.
II. Eski AVM Koridorlarında Ofis Yaşamı: Vitrinsiz Mağazalar
Eski bir alışveriş merkezinde ofis işletmek garip bir histir.
Koridorların zeminindeki cilalı granitler hala durur.
Fakat vitrin mankenleri gitmiştir. Yerlerine ergonomik fileli koltuklar gelmiştir.
Tavandaki yangın fıskiyeleri ve havalandırma ızgaraları açıkta durur.
Workinton ortak çalışma alanında oturan genç bir frontend uzmanı olan Zeynep kulaklığını çıkarır:
— “Eskiden burada fast food restoranı varmış galiba.”
— “Nereden anladın Zeynep?”
— “Zeminde yağ kanalı izi var bak.”
— “Bizim şirket orayı sunucu odası yaptı.”
— “Sunucular sıcak üflüyor, havalandırma yetmiyor.”
— “Yazın donuyoruz, kışın terliyoruz.”
— “Pencere olsa açıp beş dakika hava alırdık.”
— “Pencere istiyorsan elli dördüncü kata bilet alacaksın.”
— “Bilet üç yüz lira olmuş, yarım günlük maaşım.”
İki yazılımcı acı acı güler.
Koridorda güvenlik görevlisi turlar.
Bir kurye elinde yemek paketiyle şaşkın şaşkın bakınır:
— “Pardon, eksi üçüncü kat B blok nerede?”
— “Eski sinema salonunun arkasından dön abi.”
— “Yarım saattir dönüyorum, kayboldum burada!”
— “Yürüyen merdivenlerin altından sola sapacaksın.”
— “Burası bina değil, labirent yemin ederim.”
— “Döner soğumuştur kurye kardeş.”
— “Buz tuttu abi, teslim edip kaçayım.”
Kurye hızlı adımlarla karanlık koridorda kaybolur.
Gözler sürekli tavandaki acil çıkış tabelalarına kayar.
Yeşil ışıklı koşan adam figürü, dış dünyaya giden tek rehberdir.
III. Dış Dünyadan Kopuş: Hava Durumunu Slack’ten Öğrenmek
Bodrum katında zaman algısı tamamen çöker.
Saat on bir mi yoksa öğleden sonra dört mü anlamak imkansızdır.
Çünkü ışık hiç değişmez. Floresanlar sabit bir tonda parlar.
Gölge yoktur. Güneş batmaz.
Yazılım ekibi dış dünyadaki gelişmeleri şirket içi mesajlaşma kanallarından takip eder:
— “Genel sohbete baktınız mı arkadaşlar?”
— “Ne yazmışlar Arda?”
— “Levent’te dolu başlamış. Arabaların üstüne battaniye seriyorlarmış.”
— “Hadi ya? Dışarıda kıyamet mi kopuyor?”
— “Biz burada sıfır ses, sıfır rüzgar yaşıyoruz.”
— “Nükleer sığınak gibi burası.”
— “Deprem olsa son haberimiz olur.”
— “En sağlam yer burası Arda. Binanın temeli bu kata oturuyor.”
— “Sağlam ama ömrümüz bitti burada.”
— “Zirvedeki Skyride dört boyutlu helikopter simülasyonunu biliyor musunuz?”
— “Evet, turistler para verip sanal İstanbul turu atıyor.”
— “Biz de burada sanal dünyada yaşıyoruz.”
— “Bizimki dört boyutlu simülasyon değil, sıfır boyutlu köstebeklik.”
Arda bilgisayar ekranındaki kod satırlarına döner.
Siyah tema üzerine yeşil ve sarı harfler akar.
Gözleri kan çanağına dönmüştür.
Yapay ışık altında sekiz saat boyunca ekrana bakmak gözleri kurutur.
Masa üstlerinde göz damlaları sıralıdır.
Suni gözyaşı damlası bu ofisin milli içeceğidir.
IV. Seyir Terası Turistleri vs. Eksi Kat Kod Yazarları
Asansör lobisinde bazen iki dünya tuhaf bir şekilde kesişir.
Eksi üçüncü kattan metroya gitmek isteyen yazılımcılar asansör bekler.
Kabin yukarıdan aşağıya iner.
İçeriden turist kafileleri çıkar. Boyunlarında fotoğraf makineleri asılıdır.
Yüzleri rüzgardan kızarmıştır. Gözlerinde İstanbul manzarasının ışıltısı vardır:
— “Look at that tower, the view was breathtaking!”
— “Yes, you can see both bridges from up there!”
Turistler neşeyle turnikelere yönelir.
Onların hemen arkasında bekleyen Türk yazılımcılar ise solgun yüzlerle kabine biner.
İki taraf birbirine bakar. Arada derin bir kültürel ve mekansal uçurum vardır.
Yazılım mühendisi Sinan arkadaşının kulağına fısıldar:
— “Gördün mü adamları? Yüzleri parlıyor.”
— “Yukarıda oksijen var çünkü Sinan.”
— “Biz burada karbondioksit soluyoruz.”
— “Onlar şehri seyretti, biz bug çözdük.”
— “Onların bindiği asansör bile farklı. Panoramik kabinle inip çıkıyorlar.”
— “Biz yük asansörüyle yemekhaneye iniyoruz.”
— “İşte katma değerli ekonomi dedikleri bu olsa gerek.”
— “Biz yazılım ihracatı yapıyoruz ama güneş göremiyoruz.”
— “Onlar elli dolar verip şehri izliyor, bize ise aylık yemek kartı veriyorlar.”
— “Bir gün ben de o terasa çıkacağım.”
— “Hangi parayla Sinan? Ay sonunu zor getiriyoruz.”
— “Kredi çeker yine çıkarım, güneşi görmek istiyorum.”
— “Güneş aynı güneş Sinan, fazla büyütme.”
— “Büyütürüm tabii, üç aydır tenim kireç gibi beyazladı.”
Asansör kapıları kapanır. Çelik kabin sessizce iner.
Karanlık tünele doğru bir yolculuk daha başlar.
Kabin içi sessizliğe gömülür. Herkes telefonunun ekranını kilitler.
V. Sirkadiyen Ritim İflası ve Yapay Oksijenin Ağırlığı
İnsan bedeni güneş ışığına göre programlanmıştır.
Güneş batınca melatonin hormonu salgılanır. Gündüz ise uyanık kalınır.
Fakat Sapphire’in eksi katlarında biyolojik saat tamamen şaşırır.
Yazılım mimarı Burak Bey koltuğunda gerinir:
— “Saat kaç arkadaşlar?”
— “On altı kırk beş Burak Bey.”
— “Bana gece yarısı gibi geliyor.”
— “Havasızlıktan beyne kan gitmiyor artık.”
— “Havalandırma filtresini ne zaman değiştirdiler acaba?”
— “Geçen ay değiştirdiler ama fayda etmiyor.”
— “İçeride bin kişi nefes alıp veriyor.”
— “Yürüyüşe çıkalım beş dakika.”
— “Metro çıkışına kadar yürürüz, biraz temiz hava çarpar.”
İki mühendis koridora çıkar.
Sapphire’in doğrudan 4. Levent metrosuna bağlanan tüneline doğru yürürler.
Bu tünel bile yerin altındadır.
Tünelde yürüyen diğer yazılımcılarla karşılaşırlar:
— “Siz de mi hava almaya çıktınız?”
— “Hava değil, en azından yürüyen merdiven rüzgarı soluyoruz.”
— “Metrodan gelen cereyan bile bodrumdan iyidir.”
— “Yarın genel müdürlüğe rapor vereceğiz.”
— “Yukarıdaki yönetim katına mı çıkacaksınız?”
— “Evet, kırk beşinci kata davet edildik.”
— “Güneş gözlüğünüzü yanınıza alın, gözleriniz kamaşır.”
İnsanlar güneş yüzü görmeden evinden çıkar.
Sabah metroya binerler. Tünelden ofise girerler.
Sekiz saat sonra aynı tünelden geri dönerler.
Gün ışığı görmeden haftalar geçer.
Bu duruma çalışanlar ‘köstebek mesaisi’ adını takmıştır.
VI. Akşam Mesaisi ve Metro Tünelinden Kaçış
Saat tam 18.30 olur.
Mesai biter. Bilgisayarlar uyku moduna alınır.
Sırt çantaları toplanır. Montlar giyilir.
Yazılımcılar eksi üçüncü katın çelik kapısından dışarı süzülür.
Çıkış için iki seçenek vardır.
Ya asansörle lobiye çıkıp caddeye adım atmak.
Ya da doğrudan metro altgeçidine dalmak.
Çoğu insan metroyu seçer. Çünkü caddeye çıkmak fazladan merdiven demektir:
— “Yukarı çıkıp bir nefes alsaydık Caner?”
— “Hava karardı zaten Tolga, ne göreceksin?”
— “Olsun, rüzgarı hissederdik.”
— “Metroya binelim hemen, eve gideyim ben.”
— “Yarın hafta sonu, güneşe çıkacağım.”
— “Yarın da yağmur var diyorlar.”
— “Olsun, yağmurun altında ıslanırım en azından.”
— “Yeter ki açık hava olsun.”
Turnikeler basılır. M2 peronuna inilir.
Arkadaki 261 metrelik dev kule karanlık gökyüzünde parlar.
Zirvedeki kırmızı ikaz lambaları uçaklara sinyal verir.
Seyir terasındaki son turistler ayrılır.
Aşağıdaki penceresiz odalarda ise nöbetçi sistem yöneticisi ekran başında kalır.
Sapphire İstanbul’un zirvesi gökyüzüne aittir.
Fakat temeli, yerin altındaki o sessiz klavye tıkırtılarıyla ayakta durur.
Her satır kod bu beton derinlikte yazılır.