Sapphire İstanbul’un eksi üçüncü katında havalandırma motoru derinden uğulduyor. Tavandaki borular gri izole bantlarla sarılı, beyaz LED paneller cansız, sahte bir gündüz yayıyor.

Cuma, saat 14.20; burada bunun bir önemi yok. Tepede Türkiye’nin en yüksek yapılarından biri göğe saplanıyor: kulesiyle 261 metre, yerin üstünde elli dört kat. Elli dördüncü kattaki seyir terasında turistler dürbünle Boğaz’ı seyrediyor, İstanbul ayaklarının altında. Eksi üçüncü katta ise ne pencere var ne gün ışığı. Eski AVM dükkânlarından dönüştürülmüş açık ofislerde onlarca yazılımcı çift monitörün mavi ışığında oturuyor. Yukarıdakiler ufku izliyor, aşağıdakiler veritabanındaki hataları ayıklıyor.

Dikey kast sistemi

Tabanlıoğlu Mimarlık kuleyi bahçeli rezidanslar ve bir çarşıyla kurgulamıştı. Ziyaretçi azalınca çarşı kapandı, dükkânlar ofise çevrildi. Böylece aynı binada iki sınıf doğdu: elli dördüncü katta bilet alıp gün batımını fotoğraflayanlar ve bodrumda kahve otomatına bozuk para atan backend geliştiricisi Caner.

“Caner, dışarıda hava nasıl?”

“Ne bileyim Tolga, cam mı var burada? Uygulama yağmur diyor ama emin olamıyorum.”

“D vitamini getirdim, ister misin?”

“Ver bir tane, kemiklerim eridi.”

“Masama yapay gün ışığı lambası aldım. Kendimi kaktüs gibi hissediyorum.”

“Müdür geçen gün sukulent hediye etti bana. Sukulent bile çürüdü burada.”

Caner sarı hapı plastik bardaktaki ılık suyla yutar. Eski bir giyim mağazasının soyunma kabinleri şimdi küçük toplantı odalarıdır; sprint planlamaları, aynaların söküldüğü yerlerde yapılır.

Vitrinsiz mağazalar

Koridorlardaki cilalı granit hâlâ duruyor, vitrin mankenlerinin yerini fileli ergonomik koltuklar almış. Ortak çalışma alanında frontend uzmanı Zeynep kulaklığını çıkarır.

“Eskiden burada fast food restoranı varmış galiba. Zeminde yağ kanalı izi var.”

“Bizim şirket orayı sunucu odası yaptı. Yazın donuyoruz, kışın terliyoruz.”

“Pencere olsa beş dakika açıp hava alırdık.”

“Pencere istiyorsan elli dördüncü kata bilet alacaksın.”

Koridorda elinde yemek paketiyle bir kurye şaşkın şaşkın bakınır.

“Pardon, eksi üç B blok nerede?”

“Eski ayakkabıcının arkasından, yürüyen merdivenin altından sola dön abi.”

“Yarım saattir dönüyorum, burası bina değil labirent!”

“Döner soğumuştur kurye kardeş.”

“Buz tuttu abi, teslim edip kaçayım.”

Hava durumu Slack’ten

Bodrumda zaman algısı çöker: ışık hiç değişmez, gölge yoktur, güneş batmaz. Saatin on bir mi dört mü olduğunu ancak takvimdeki toplantılardan anlarsınız. Dış dünyadan haber şirket içi mesajlaşma kanalından gelir.

“Genel sohbete baktınız mı?” diye sorar Arda. “Levent’te dolu başlamış, arabaların üstüne battaniye seriyorlarmış.”

“Biz burada sıfır ses, sıfır rüzgâr yaşıyoruz. Nükleer sığınak gibi.”

“Deprem olsa son haberimiz olur.”

“En sağlam yer burası Arda. Binanın temeli bu kata oturuyor.”

“Sağlam ama ömrümüz bitti burada.”

“Tepedeki Skyride’ı biliyor musunuz? Turistler para verip dört boyutlu helikopter simülasyonuyla İstanbul turu atıyor.”

“Bizimki dört boyutlu simülasyon değil, sıfır boyutlu köstebeklik.”

Masalarda göz damlaları sıralanmıştır. Suni gözyaşı bu ofisin milli içeceğidir.

Asansörde iki dünya

Asansör lobisinde iki dünya bazen kesişir. Kabin aşağı iner, içinden boyunlarında fotoğraf makinesi, yanakları rüzgârdan kızarmış bir turist kafilesi çıkar.

“The view was breathtaking! You can see both bridges from up there!”

Arkalarında bekleyen yazılımcılar solgun yüzlerle kabine biner. Yazılım mühendisi Sinan arkadaşının kulağına eğilir.

“Gördün mü adamları? Yüzleri parlıyor.”

“Yukarıda oksijen var çünkü. Onlar şehri seyretti, biz bug çözdük.”

“Biz yazılım ihracatı yapıyoruz ama güneş göremiyoruz.”

“Bir gün ben de o terasa çıkacağım.”

“Hangi parayla Sinan? Ay sonunu zor getiriyoruz.”

“Kredi çekerim yine çıkarım, güneşi görmek istiyorum.”

“Güneş aynı güneş Sinan, fazla büyütme.”

“Büyütürüm tabii, üç aydır tenim kireç gibi beyazladı.”

Kapılar kapanır, çelik kabin sessizce aşağı iner.

Köstebek mesaisi

Saat 16.45’te yazılım mimarı Burak Bey gerinir. “Bana gece yarısı gibi geliyor arkadaşlar. Yürüyüşe çıkalım, metro çıkışına kadar gidelim, biraz temiz hava çarpar.”

İki mühendis, kulenin doğrudan 4. Levent metrosuna bağlanan tüneline yürür. Tünel de yerin altındadır. Orada hava almaya çıkmış başka yazılımcılarla karşılaşırlar.

“Siz de mi hava almaya çıktınız?”

“Hava değil, yürüyen merdiven rüzgârı soluyoruz. Metrodan gelen cereyan bile bodrumdan iyidir.”

Sabah metroya binip tünelden ofise girenler, akşam aynı tünelden dönerler; güneşi haftalarca görmezler. Çalışanlar buna “köstebek mesaisi” adını takmıştır.

Akşam mesai biter, sırt çantaları toplanır. Çıkış için iki yol vardır: asansörle lobiye çıkıp caddeye adım atmak ya da doğrudan metro altgeçidine dalmak. Çoğu metroyu seçer.

“Yukarı çıkıp bir nefes alsaydık Caner?”

“Hava karardı zaten. Yarın hafta sonu, güneşe çıkacağım.”

“Yarın da yağmur var diyorlar.”

“Olsun, ıslanırım. Yeter ki tavan olmasın.”

Tepede kırmızı ikaz lambaları yanar, seyir terasından son turistler iner. Caner ile Tolga turnikeden geçip M2 peronuna iner: güne yerin altında başlayan köstebekler, eve bir kat daha aşağıdan döner.