Maslak Sheraton’un balo salonu fuayesinde kristal avizeler sarı ışık saçıyor. Yıllık Dijital Dönüşüm Zirvesi’nin sunumları az önce bitti; dört yüz kişi takım elbise ve abiyeler içinde fuayeye çıktı. Bir arp ve keman çalıyor, kokteyl masalarında cam mumluklar titriyor. Ama kimsenin kulağı kemanda değil.

Saat 18.45. Gözler salonun sağ köşesindeki beyaz örtülü uzun masalara kilitlenmiş. Garsonlar gümüş kapaklı reşoların altındaki mavi jelleri tutuşturuyor: pof! Havaya ızgara köfte ve tereyağlı kanepe kokusu yayılınca kurumsal nezaket buharlaşıyor. Mideler guruldar, herkes birbirinin gözüne bakmaktan kaçınır.

Stratejik konumlanma

Açık büfede unvan, vizyon nutku ya da liderlik sertifikası sökmez. İki şey konuşur: hız ve tabak dengesi. Kıdemli Ürün Yöneticisi Tarık, genel müdürün son cümlesinde pozisyon almış, son slayt biter bitmez yanında kıdemli denetim müdürü Vedat’la kapıya hamle yapmıştı. Garsonlar daha peçeteleri düzeltirken tabağı kaptı.

“Vedat çabuk, arkadan kalabalık geliyor. Reşoları boşver, önce mini köfteler.”

“Köfte biterse yerimizi kaybederiz.”

“Sağ kanadı ben tutuyorum, sol kanat sende.”

Arkalarından yazılım mimarı Cemal yetişti, elinde iki tabak. “Çift tabak taktiği beyler. Biri tuzlular, biri tatlılar için. Tek tabakta soslar birbirine giriyor.”

Fuayedeki iki yüz kişi daha dalga dalga büfeye hücum etti. Ceketler sürtündü, dirsekler kaburgalara battı.

Mutfak kapısı pususu

Gerçek uzmanlar büfeyi beklemez, mutfağın servis kapısında pusuya yatar. Bordo perde aralanır, genç bir garson elinde somon fümeli kanepelerle dolu gümüş bir tepsiyle çıkar. İki metre ilerleyemeden etrafı sarılır.

“Kardeşim bize ver onları, dağılma olmasın.”

“Beyefendi, masalara servis edeceğim…”

“Gerek yok, biz doğrudan alalım.”

Maşaya gerek görülmez. Tarık çıplak parmaklarıyla altı kanepeyi tek hamlede tabağına aktarır, Vedat dört krakerli karidesi süpürür, Cemal beş mini kiş kapar. On saniyede boşalan tepsiyle garson mutfağa geri kaçar. İK Direktörü Zeynep Hanım şampanya kadehiyle uzaktan izler.

“Bu insanlara gündüz üç bin dolar maaş veriyoruz. Yarın sabah da bunlarla liderlik workshop’ı yapacağız.”

Tabak mimarisi

Tarık’ın tabağı artık bir mimarlık eseridir. En alta zeytinyağlı yaprak sarmalar dizilir: temel. Üstüne kalın bir humus sıvanır: çimento. Çimentoya on altı mini köfte dikine saplanır, aralarına beş mini börek sıkıştırılır ve en üst kata, imkânsız bir dengeyle, bir dilim San Sebastian cheesecake oturtulur.

“Tarık naptın sen? İnşaat mı yapıyorsun?”

“Statik meselesi Vedat. Tatlı için bir daha sıraya girmeyeceğim.”

“Köftenin yağı pastaya bulaşmış ama.”

“Midede hepsi karışıyor, takılma detaylara.”

Cemal tabağını uzatır. “Benimkine bak, üstüne fıstıklı baklava koydum.”

“Baklavanın şerbeti kaşara akmış.”

“Tatlı tuzlu kontrast.”

Sütun arkası

Tabak dolduktan sonra en kritik aşama gelir: tahliye. O tabakla genel müdürün yanına gidilmez, müşteriyle el sıkışılmaz, kartvizit uzatılmaz; o tabak açık bir suç delilidir. Tarık salonun en karanlık köşesindeki mermer sütunun arkasına, yüksek bir bistro masaya sıvışır. Vedat da gelir. Etrafı kollarlar, hava temizdir. İlk köfte çiğnenmeden yutulur.

“Köfteler iyi pişmiş Vedat. Hızlı ye, bir tur daha döneceğiz.”

“Büfede et kalmadı diyorlar ama.”

“Biterse fırını bastırırız.”

Tam o sırada elinde tepeleme zeytinyağlı tabağıyla kıdemli uzman Serdar belirir.

“Beyler, burası dolu mu?”

“Dolu Serdar, başka sütuna geç.”

“Her sütunun arkası kapılmış. İK ekibi yangın çıkışını bile tutmuş, orada börek yiyorlar.”

“O zaman tuvalet girişinde ye. Burası bizim stratejik üssümüz.”

Serdar küsüp uzaklaşır. Açık büfede merhamete yer yoktur.

Peçeteli zula

Saat 19.35’te sıcaklar tükenir, geriye bayat grissini ve kornişon kalır. Vedat ceketinin iç cebinden katlanmış bir kâğıt mendil çıkarır.

“Tarık, şu böreklerden iki tane sarsana. Yarın sabah ofiste çayla yerim.”

“Rezillik çıkarma, kameralar var.”

“Ne kamerası? Herkes götürüyor, görmüyor musun?”

Gerçekten de öbür köşede bir uzman yardımcısı bez çantasına mini sandviçleri üçer dörder istiflemektedir; sanki yarın kıtlık çıkacaktır. Tarık da üç sarmayı peçeteye sarıp ceket cebine atar. Otelin ziyafet şefi yanlarına gelip tabaklara bakar.

“Beyefendiler, bir eksik var mı? Kuzu pirzola da çıkaralım mı arkadan?”

“Çıkarsa hayır demeyiz şefim,” der Tarık, yüzü kızarmadan.

Networking iflası

Saat 20.15’te müzik yavaşlar. Tarık ile Vedat sütunun arkasından şişmiş göbekleriyle çıkar. Tam o sırada CEO Kerim Bey gülümseyerek elini uzatır.

“Tarık Bey, sunumu beğendiniz mi?”

Tarık elini cebinden çıkarır. El humus ve köfte yağına bulanmıştır, cepteki sarmalardan biri ezilmiş, zeytinyağı kumaştan dışarı sızmaktadır.

“Çok… Çok başarılıydı Kerim Bey. Dijitalleşme vizyonumuz harika.”

Kerim Bey yağlı ele bakar ve el sıkışmaktan vazgeçer. Gözü ceketteki yeşil lekeye, oradan sütunun dibindeki devrilmiş tabağa ve cheesecake enkazına kayar.

“Afiyet olsun Tarık Bey. Etkinliğin tadını fazlasıyla çıkarmışsınız.”

CEO uzaklaşır. Tarık, bıyıklarında hâlâ humus kırıntısı olan Vedat’a döner.

“Vedat… Galiba terfiyi köfteye feda ettik.”

“Boşver. En azından iki gün yemek masrafımız yok.”

Taksiye bindiklerinde arabanın içi buram buram sarımsak kokar. Taksici burnunu çeker. “Abi, siz kokteyle mi gittiniz, ocakbaşına mı?”

“İkisini birden hallettik kaptan.”