Salı sabahı, 4. Levent ile Sanayi Mahallesi arasındaki dar ve dik sokaklar. Eski bir kaporta atölyesinden bozma loft ofisin paslı demir kapısındayız. Cephe kırmızı tuğla; ne zil var ne tabela. İçeri girince burnunuza rutubet çarpıyor: bayat filtre kahve, ucuz deterjan ve kedi maması. Masalar kablo yığınları ve yarım kalmış enerji içecekleriyle dolu.
Ortadaki ham tahta masada yirmi altı yaşındaki Mert oturuyor. İTÜ Endüstri Mühendisliği’ni onur derecesiyle bitirmiş. LinkedIn’deki unvanı yaldızlı: “VP of Growth and Strategic Operations.” Sözleşmesinde tek satırlık görev tanımı yok. Mülakatta kurucu ortak Kaan Bey gözleri parlayarak fısıldamıştı:
“Mertçim, bizde hiyerarşi tabuları yoktur. Biz unvanlara inanmayız. Biz sadece ownership’e ve çevikliğe bakarız.”
Mert bunu bir özgürlük beyanı sanmıştı. Meğer bütün angaryanın kendisine yıkılacağının fermanıymış.
08.30: Çöken Sunucu
Telefon acı bir alarmla titrer. Slack’in acil durum kanalından kırmızı bir uyarı: “Production database unresponsive.”
Mert yazılım mühendisi değildir; üniversitedeki algoritma derslerinden sonra tek satır profesyonel kod yazmamıştır. Şirketin tek kıdemli backend geliştiricisi Cemal ise Bali’de bir sörf kampından uzaktan çalışmaktadır ve saat farkı yüzünden derin uykudadır. Kaan Bey elinde kruvasan poşetiyle içeri dalar:
“Mert, sistem çökmüş! Kullanıcılar sepete ürün ekleyemiyor!”
“Kaan Bey, backend benim uzmanlığım değil ki.”
“Ownership nerede dostum? Hatırla ilk gün ne konuştuk.”
Mert Stack Overflow’dan komutlar kopyalar, sunucuya korka korka bağlanır, belleği temizler, servisleri sırayla yeniden başlatır. Yarım saat sonra sistem zar zor ayağa kalkar. Büyüme direktörü günün ilk saatinde bedava sistem yöneticiliği yapmıştır.
10.30: On Dokuz Litre
Mutfaktaki sebilden bir hava gurultusu yükselir. Tasarımcı Nazlı seslenir:
“Arkadaşlar damacana bitmiş, kimse kahve yapamıyor!”
Ofiste dokuz kişi vardır; kimse kılını kıpırdatmaz. Herkes o an dünyanın en kritik yapay zekâ patentini yazıyormuş gibi ekrana kilitlenir. Mert depoya girer, on dokuz litrelik damacanayı halterci gibi kaldırır ve belinin sağında jilet gibi bir sızı hisseder. Damacanayı ters çevirip yuvaya oturtur: löp, löp, löp. Yere sıçrayan suyu kâğıt mendille iki büklüm kurularken mırıldanır:
“Stratejik operasyonlar başkan yardımcısı damacanayı başarıyla şebekeye bağladı.”
12.45: Ayakkabı Kutusu
Mert sandviçini çıkaracakken sabit hat çalar. Arayan, şirketin Fatih’te köhne bir han odasından defter tutan mali müşaviri Şinasi Bey’dir.
“Mert Bey kardeşim, KDV ve muhtasar beyannamesinin süresi doluyor. Nerede bu şirketin gider fişleri? Kaan Bey telefonlarıma çıkmıyor! Hemen Excel’e döküp yollayın!”
Telefon yüzüne kapanır. Mert, Kaan Bey’in çekmecesinden eski bir spor ayakkabı kutusu çıkarır ve yüzlerce buruşuk fişi masaya döker: sevgilisine alınmış parfümler, lüks restoran adisyonları, veteriner aşı faturaları. Hepsi “İş Geliştirme Masrafı.”
Mert bir elinde bayat sandviç, öbüründe hesap makinesi, iki buçuk saat boyunca fatura no, matrah, KDV yüzde 20 girer. Bu şirkete küresel SaaS büyüme stratejisi kurmaya gelmişti; şimdi Fatih’teki muhasebeciye kedi maması fişi ayıklıyordu. Unvanı San Francisco kokuyor, yaptığı iş Mahmutpaşa esnafıyla yarışıyordu.
15.20: Koli Bandı
Demir kapı sertçe çalınır. Kargo kuryesi içeri iki çuval iade kolisi fırlatır. Kaan Bey cam odasından kafasını uzatır:
“Mert, fenomenlere yolladığımız promosyon kitleri dönmüş. Hemen açıp kontrol et, yarın sabah yeniden kargoya verilecek.”
Mert belini tutarak dizlerinin üstüne çöker. Paslı bant aparatı her çekişte bandı boyuna yırtar: cırrrt. Termosları, bez çantaları, kapüşonluları tek tek sayar, hasarlıları ayıklar, adres etiketlerini tükenmez kalemle yazar. Pazarlama stajyeri yanına sokulur:
“Mert Bey, LinkedIn’de şirketimizin ‘Genç Yetenekler İçin İdeal İş Yeri’ seçildiğini duyurdum. Beğeniler patladı.”
“Tebrik ederim canım. Git depodan bana üç boş koli daha getir.”
19.30: Mor Büyüme Eğrisi
Diğerleri sessizce kaçmıştır. Kaan Bey deri montunu giyip elektrikli arabasının anahtarını parmağında çevirir:
“Mertçim, bu akşam Bebek’te kritik bir melek yatırımcı yemeğim var. Sunumun on dördüncü slaytına dinamik bir büyüme animasyonu ekleyelim. Renkler biraz daha pastel mor olsun. Projeksiyona da yıllık yüzde 40 büyüme koy.”
“Kaan Bey, sabahtan beri koli taşıdım, gözlerimin önü kararıyor.”
“Farkındayım kardeşim, muazzam bir fedakârlık. Bir sonraki turda sana ayıracağımız hisse opsiyonunu hayal et.”
Mert bomboş ofiste Figma’yı açar ve büyüme eğrilerini piksel piksel mora boyar. Kendi maaşı kirasına zor yeterken slayta şirketin değerini on milyon dolar diye yazar.
21.45: Siyah Torba
Slaytlar gönderilmiştir. Mert montunu giyerken mutfaktan ekşi bir koku gelir. Çöp kutusu muz kabukları, ton balığı tenekeleri ve kahve telveleriyle taşmaktadır. Şirket üç ay önce bütçe kısmak için temizlik görevlisini çıkarmış, ofis hijyenini “ortak sahiplenme” kapsamına almıştır. Kural basittir: en son çıkan çöpü döker.
Mert battal boy torbanın ağzını düğümler; altından sızan sarı sıvı eline bulaşır. Karanlık ara sokakta iki yüz metre ötedeki konteynere yürür, torbayı içine fırlatır, yapış yapış parmaklarını buruşuk bir ıslak mendille siler.
Telefonunda Kaan Bey’in yemekten paylaştığı hikâye vardır: kristal kadehler, köprünün ışıkları, meze tabağı. Altında şu yazar: “Biz bir unvan şirketi değiliz. Mutfağından sunucusuna kadar her detayı tutkuyla sahiplenen bir aileyiz. #Leadership #Ownership”
Mert sokak lambasının altında LinkedIn’i açar ve unvanını günceller: “VP of Growth, Strategic Operations & Waste Management.”



