Mecidiyeköy viyadüğünün altından siyah bir egzoz bulutu yükselirken metrobüs kapıları tıslayarak açıldı ve yüzlerce kişi beton merdivenlere hücum etti.
Salı sabahıydı. Karşıda Torun Center’ın kuleleri gri camlarında Mecidiyeköy sisini yansıtıyordu. Burası eski Ali Sami Yen Stadı’nın arazisiydi. Bir zamanlar tribünler meşalelerle yanar, Avrupa devleri burada zor anlar yaşardı. 1993’te Manchester United’ı “Welcome to Hell” pankartlarıyla karşılayan şehir burasıydı. Şimdi o çimlerin üzerinde lobi turnikeleri dönüyor; her kart okutuluşunda çıkan bip sesi viyadük uğultusuna karışıyor.
Eski santra noktasının tam üstünde, asansörlerin önünde iki kıdemli danışman elde filtre kahveyle dikiliyordu.
“Günaydın Alper Bey. Nefes nefesesiniz.”
“Metrobüs kuyruğu Erdem. Şu an nerede duruyoruz, biliyor musun?”
“Turnike sırasında efendim.”
“Hayır Erdem. 1993’te Manchester United tam burada berabere kalıp elendi.”
“Anladım efendim. Çeyrek raporunu getirdim.”
“Raporu bırak şimdi. Bütün stat ayaktaydı.”
Santra çizgisinde çeyrek bilanço
Otuz ikinci kattaki toplantıda on iki yönetici cam masanın etrafındaydı. Pencereden E-5 görünüyordu: kilitlenmiş trafik, birbirine selektör yapan sarı taksiler. Odanın zemini bir zamanlar yeşil sahaydı, şimdi akustik gri halıyla kaplıydı.
“Üçüncü çeyrek hedeflerinde yüzde 14,8 gerileme var.”
“Kabul edilemez Kerem Bey. Personel yemek bütçesi revize edilsin.”
“Toplantı kurabiyelerini de kaldıralım mı?”
“Kesinlikle. Masrafları sıfırlamalıyız.”
“Eski Kapalı Tribün ruhu kalmadı bu masada,” dedi Volkan Bey.
“Ne dediniz Volkan Bey?”
“Eskiden burada pes etmek yoktu diyordum.”
Yöneticiler birbirine baktı, kimse itiraz etmedi. Eski statta maç uzatmaya gittiğinde umut tükenmezdi; şimdi Excel’deki bir formül hatası bütün katın moralini sıfırlıyor.
Kapalı tribünden açık ofise
Kapalı Tribün’de binlerce insan tek vücut olurdu; birlikte sevinir, birlikte kahrolur, yağmur altında saatlerce beklerdi. Aynı koordinatta şimdi yetmiş kişilik bir açık ofis var. Herkesin kulağında gürültü önleyici kulaklık, tek duyulan ses klavye tıkırtısı.
“Burak, şu kulaklığı çıkarır mısın? Üç saattir sesleniyorum.”
“Pardon Selin, şeffaf modda değildi.”
“Burası bana çok basık geliyor artık.”
“Cam açılmıyor ki Selin. Ne bekliyorsun?”
“Babam beni buraya maça getirirdi. Şu oturduğun yer eski Kapalı Alt’tı.”
“Tam bizim masanın olduğu yer mi?”
“Evet. Babam burada amigoluk yapardı. Şimdi ben aynı yerde kampanya raporu yazıyorum.”
“Neyse ki artık kimse küfür etmiyor.”
“Keşke etseler. Bu yapay nezaket daha beter.”
Eski tribünde her şey açıktı; öfke de gerçekti, sevgi de. Plaza katında herkes birbirine “rica ederim” der, arkadan kuyu kazar.
Viyadüğün dibinde temiz hava molası
Kulelerin önündeki meydan, Mecidiyeköy’ün ortasında açılmış büyük bir nefes alanı olarak tasarlanmıştı. Ne var ki meydanın bir yanı E-5’e bakıyor.
“Gökhan Bey, meydana inip hava alalım mı?”
“Hava dediğin şey kurşunsuz benzin kokuyor Mert.”
“Temiz hava molası hakkımız var ama.”
“İki dakika orada durunca ciğerlerin kararıyor.”
“Viyadükten de toz yağıyor üstümüze.”
“O toz değil Mert. O, Mecidiyeköy’ün ruhu.”
Rüzgâr kulelerin arasından sert eser, büyük beton kütleler onu aşağı fırlatır; meydanda şemsiyeler ters döner, kravatlar yüze yapışır, kâğıtlar havalanır.
Kulelerin içinde hava her zaman yirmi bir derecedir. Yazın dondurur, kışın terletir; çalışanlar dışarıda kar mı yağıyor, güneş mi açtı anlamaz. Öğleden sonra dört buçukta kan şekeri düşer ve katlarda çıt çıkmaz.
On dördüncü kattaki risk biriminde analist Deniz ekrana boş gözlerle bakıyordu.
“Deniz Hanım, risk matrisini güncellediniz mi? Gözleriniz dalmış.”
“Aşağıdaki betona bakıyordum Cengiz Bey. Eskiden orada ceza sahası vardı.”
“Siz de mi futbol muhabbetine başladınız?”
“Hayır Cengiz Bey, hatırlıyorum sadece. Yağmurda, çamurda bile kimse maçtan erken çıkmazdı.”
“Burada da kimse erken çıkmıyor. Faiz riski yüzde 3,5 arttı.”
“Keşke bir Hagi frikiği gelse.”
“Frikikle risk yönetilmez Deniz Hanım.”
Ali Sami Yen’in adı tabelalardan silindi ama gece vardiyasındaki güvenlik görevlisi, boş koridorlarda rüzgâr estikçe eski marşların duyulduğuna yemin eder.
Köfte ekmeğin yerinde kinoa
Öğle saatinde asansörler her katta durur, kimse konuşmaz. Eskiden stadın çevresinde gazete kâğıdına sarılı köfte ekmek ve açık ayran satılırdı. Şimdi zemin katta soğuk cam dolaplarda kinoa salataları duruyor.
“Bir kinoa salatası. Zeytinyağı ve nar ekşisi.”
“420 TL efendim.”
“Bu yeşillik beni akşama kadar tok tutar mı?”
“İçinde avokado ve tohum var, çok besleyicidir.”
“Avokado beni doyurmuyor kardeşim.”
“Yemek kartı geçiyor mu?”
“Sadece kredi kartı. Biz gurme konseptiz.”
“Köfte ekmek satan yer yok mu buralarda?”
“Köfteciler kentsel dönüşümde gitti efendim. Burası artık ambalajlı ve steril. Yanına matcha önerebilirim.”
“Matcha değil kardeşim, bir bardak demli çay istiyorum.”
“Demli çayımız maalesef yok.”
Mesai sonu
18.30’da turnikeler son kez bipledi. Mecidiyeköy karanlığa gömülmüş, yağmur başlamıştı. Kulelerin cephe ışıkları yandı. Metrobüs kuyruğu yüz elli metreyi bulmuştu.
“Binebilecek miyiz Murat?”
“Üçüncü araca belki. Bütün gün revizyon yaptık, tükendim.”
“Eskiden burada maç bitince insanlar şarkı söylerdi.”
“Şimdi herkes telefonuna bakarak yürüyor. Şehir ruhunu kaybetti Sarp.”
“Şehir sadece para kazanmayı öğrendi.”
“Para da yetmiyor ki.”
İki arkadaş bir an sustu. Kuleler arkalarında ışıl ışıl yanıyordu. Sonra metrobüsün kapısı açıldı, kalabalık öne yüklendi ve Sarp eski Kapalı Tribün’den kalma tek refleksle bağırdı: “Hücuuum!”



