Torun Center ve Mecidiyeköy: Ali Sami Yen Stadı Enkazında Kurumsal Hayat
Eski Ali Sami Yen Stadyumu'nun santra noktasında bütçe revizyonu; kapalı tribünün yerine dikilen kulelerde Hagi nostaljisi, beton kasveti ve Mecidiyeköy kaosu.
torun-center-mecidiyekoy-ali-sami-yen-stadi-enkazinda-kurumsal-hayat
Salı sabahı, saat tam 08.45.
Mecidiyeköy viyadüğünün altından siyah bir egzoz bulutu yükselir.
Metrobüs kapıları tıslayarak açılır. Yüzlerce insan beton merdivenlere hücum eder.
Hemen karşıda üç dev kütle gökyüzünü deler.
Torun Center kuleleri tüm heybetiyle yükselir. Gri camlar Mecidiyeköy sisini yansıtır.
Burası sıradan bir plaza değildir. Burası eski Ali Sami Yen Stadyumu’nun arazisidir.
Bir zamanlar Avrupa devleri burada diz çökerdi. Tribünler meşalelerle alev alev yanardı.
Kırk bin kişi hep bir ağızdan bağırırdı. “Burası Cehennem!” sloganı caddeleri inletirdi.
Şimdi ise o kutsal çimlerin üzerinde lobi turnikeleri döner.
Turnikeden geçen her beyaz yakalı kartını okutur. Bip sesi viyadük uğultusuna karışır.
Eski santra noktası tam olarak B Blok lobi asansörlerinin önüne denk gelir.
Tam orada iki kıdemli danışman ellerinde filtre kahveyle dikilir:
— “Alper Bey günaydın.”
— “Günaydın Erdem. Yine metrobüs kuyruğunda kaldım.”
— “Fark ettim Alper Bey. Nefes nefesesiniz.”
— “Şu anda nerede duruyoruz biliyor musun?”
— “Turnike sırasında duruyoruz efendim.”
— “Hayır Erdem. Hagi tam buradan Monaco’ya gol atmıştı.”
— “Hangi Monaco Alper Bey?”
— “1994 yılındaki Şampiyonlar Ligi maçı.”
— “Anladım efendim. Çeyrek yıl raporunu getirdim.”
— “Raporu bırak şimdi Erdem. Top tam doksana gitmişti.”
I. Santra Çizgisinde Çeyrek Bilanço Sunumu
Ofis kulesinin otuz ikinci katında toplantı başlar.
Büyük cam masanın etrafında on iki yönetici oturur. Masanın ortasında su şişeleri dizilidir.
Geniş pencerelerden Mecidiyeköy kargaşası izlenir.
Aşağıda E-5 trafiği kilitlenmiştir. Sarı taksiler birbirine selektör yapar.
Toplantı odasının zemini eskiden yeşil sahaydı.
Şimdi ise akustik gri halıyla kaplıdır. Halının üzerinde adım sesleri kaybolur.
Finans direktörü slaytı açar. Lazer işaretçisi duvarda kırmızı bir nokta oluşturur:
— “Sayın yöneticiler, üçüncü çeyrek hedefleri sapma gösterdi.”
— “Sapma oranı nedir Kerem Bey?”
— “Yüzde 14,8 oranında bir gerileme var.”
— “Bu kabul edilemez Kerem Bey.”
— “Maliyet kalemlerini kısmamız gerekiyor.”
— “Personel yemek bütçesi revize edilsin.”
— “Toplantı kurabiyelerini de kaldıralım mı?”
— “Kesinlikle kaldırın. Masrafları sıfırlamalıyız.”
— “Eski kapalı tribün ruhu kalmadı masada.”
— “Ne dediniz Volkan Bey?”
— “Eskiden burada pes etmek yoktu diyordum.”
Yöneticiler birbirine bakar. Kimse itiraz etmez.
Eski statta maç uzatmaya gittiğinde umut tükenmezdi.
Son dakikada atılan bir gol tüm şehri ayağa kaldırırdı.
Şimdi ise Excel tablosundaki bir formül hatası moralleri sıfırlar.
Sanal hedefler gerçek insanların enerjisini emer.
Ekran parlar. Gözler kurur. Klimalar soğuk hava üfler.
Tribünlerin yerini alan cam kulelerde ruh kalmamıştır.
II. Kapalı Tribünden Açık Ofise: Tezahüratın Yerini Alan Klavye Tıkırtısı
Eski Ali Sami Yen Stadyumu’nun Kapalı Tribünü efsaneydi.
O tribünde binlerce insan tek bir vücut olurdu.
Birlikte sevinir, birlikte kahrolurlardı. Yağmur altında saatlerce sırılsıklam beklerlerdi.
Şimdi aynı koordinatta açık ofis masaları dizilidir.
Yetmiş kişi yan yana oturur. Kimse yanındakinin yüzüne bakmaz.
Gürültü önleyici kulaklıklar kulaklara takılıdır.
Tek duyulan ses mekanik klavye tıkırtısıdır.
Bazen bir farenin tekerleği döner. Bazen bir kurumsal telefon acı acı çalar.
Pazarlama uzmanı Selin derin bir iç çeker:
— “Burak şu kulaklığı çıkarır mısın?”
— “Efendim Selin? Bir şey mi dedin?”
— “Üç saattir sana sesleniyorum.”
— “Toplantıdaydım. Kulaklığım şeffaf modda değildi.”
— “Burası bana çok basık geliyor artık.”
— “Cam açılmıyor ki Selin. Ne bekliyorsun?”
— “Eskiden babam beni buraya maça getirirdi.”
— “Senin baban da mı buralıydı?”
— “Şu oturduğun yer eski Kapalı Alt tribünüydü.”
— “Gerçekten mi? Tam bizim masanın olduğu yer mi?”
— “Evet. Babam burada amigoluk yapardı.”
— “Şimdi sen burada kampanya raporu yazıyorsun.”
— “İroni tam olarak burada başlıyor Burak.”
— “Neyse ki artık kimse küfür etmiyor.”
— “Keşke küfür etseler. Bu yapay nezaket daha beter.”
Kurumsal kibarlık insanı tüketir.
Herkes birbirine rica ederim der. Herkes arkadan kuyu kazar.
Eski tribünde her şey açıktı. Öfke de gerçekti, sevgi de dürüsttü.
Plaza katında ise sahte tebessümler hüküm sürer.
III. Emre Arolat Tropizmi ve Mecidiyeköy Viyadüğü Kasveti
Mimar Emre Arolat bu projeyi tasarlarken bitkilerden ilham aldı.
Tropizm kavramını kullandı. Kulelerin güneşe yöneldiğini savundu.
Fakat Mecidiyeköy’de güneş bulmak zordur.
Viyadük şehri ikiye böler. Beton bloklar gökyüzünü kapatır.
Kuleler güneşe değil, Mecidiyeköy’ün yoğun egzozuna yönelir.
Bahçe Ofis adı verilen teraslar viyadüğün dibindedir.
Orada kahve içmek isteyen biri kamyon sesleriyle boğuşur:
— “Gökhan Bey terasa çıkıp hava alalım mı?”
— “Teras dediğin yer E-5 kenarı Mert.”
— “Olsun, en azından dışarısı.”
— “Dışarısı dediğin yer kurşunsuz benzin kokuyor.”
— “Temiz hava molası hakkımız var ama.”
— “Mert, iki dakika orada durunca ciğerlerin siyahlaşıyor.”
— “Mimar buraya tropik bahçe demişti.”
— “Mimar muhtemelen öğle trafiğinde burada yürümedi.”
— “Metrobüs sesi toplantı sesini bastırıyor.”
— “Buna da şükür. En azından viyadükten aşağı düşmüyoruz.”
— “Ama viyadükten toz yağıyor üzerimize.”
— “O toz değil Mert. O Mecidiyeköy’ün ruhu.”
Rüzgar kulelerin arasından sertçe eser.
Büyük beton kütleler rüzgarı aşağıya fırlatır.
Meydanda yürüyen insanların şemsiyeleri ters döner.
Kravatlar yüze yapışır. Kağıtlar havada uçuşur.
Emre Arolat’ın dikey şehri insan ölçeğini çoktan yutmuştur.
İnsanlar bu dev kütlelerin altında birer karınca gibi kalır.
Modern mimari zenginlik vadeder. Gerçekte ise derin bir yalnızlık üretir.
IV. On Dördüncü Katta Hagi Fısıltısı ve Bütçe Sapması
Kulelerin içinde hava her zaman yirmi bir derecedir.
Yazın dondurur. Kışın terletir.
Merkezi iklimlendirme sistemi mevsimleri unutturur.
Çalışanlar dışarıda kar mı yağıyor yoksa güneş mi var anlamaz.
Saat 16.30 sularında enerji tükenir. Kan şekeri düşer.
On dördüncü kattaki risk analiz biriminde çıt çıkmaz.
Kıdemli analist Deniz ekrana boş gözlerle bakar:
— “Deniz Hanım, risk matrisini güncellediniz mi?”
— “Matrisi güncelliyorum Cengiz Bey.”
— “Gözleriniz dalmış gibi gördüm.”
— “Aşağıdaki betona bakıyordum Cengiz Bey.”
— “Betonda ne var Allah aşkına?”
— “Eskiden orada ceza sahası vardı.”
— “Siz de mi futbol muhabbetine başladınız?”
— “Hayır Cengiz Bey. Hatırlıyorum sadece.”
— “Neyi hatırlıyorsunuz?”
— “Juventus maçını. Stat çamur içindeydi.”
— “Bizim konumuz Juventus değil Deniz Hanım.”
— “Konumuz faiz riski biliyorum.”
— “Faiz riski yüzde 3,5 arttı.”
— “Keşke o maçtaki gibi bir frikik golü gelse.”
— “Frikikle risk yönetilmez Deniz Hanım.”
— “Haklısınız Cengiz Bey. Tabloya dönüyorum.”
Nostalji bir savunma mekanizmasıdır.
İnsanlar beton kasvetinden kaçmak için anılara sığınır.
Ali Sami Yen adı tabelalardan silinmiştir.
Fakat toprağın altındaki hatıralar silinmez.
Yerin yedi kat dibindeki otoparkta bile o yankı duyulur.
Gece vardiyasında kalan güvenlik görevlisi bunu iyi bilir.
Boş koridorlarda rüzgar estikçe eski marşlar duyulur gibi olur.
V. Eski Açık Büfesi Yerine Gurme Salata Barı
Öğle yemeği saati geldiğinde asansörler kilitlenir.
Kırk iki katlı kulelerde aşağı inmek yirmi dakika sürer.
Her katta asansör durur. İçeri takım elbiseli insanlar dolar.
Nefes almak imkansızlaşır. Kimse konuşmaz.
Zemin kattaki yemek alanına inilir.
Eskiden burada köfte ekmek satılırdı. Gazete kağıdına sarılı köfteler dumanı üstünde tüterdi.
Seyyar satıcılar lezzetli köfteler diye bağırırdı.
Yanında açık ayran içilirdi.
Şimdi ise lüks kentsel restoranlar dizilidir.
Soğuk cam dolaplarda kinoa salataları durur:
— “Bir kinoa salatası alabilir miyim?”
— “Sos olarak ne arzu edersiniz beyefendi?”
— “Zeytinyağı ve nar ekşisi olsun.”
— “Fiyatı 420 TL tutuyor efendim.”
— “Yemek kartı geçiyor değil mi?”
— “Sadece kredi kartı veya nakit beyefendi.”
— “Yemek kartı neden geçmiyor?”
— “Biz kurumsal gurme konseptiyiz.”
— “Köfte ekmek satan yer yok mu buralarda?”
— “Köfteciler kentsel dönüşümle kaldırıldı efendim.”
— “Peki bu yeşillik beni akşama kadar tok tutar mı?”
— “İçinde avokado ve tohum var, çok besleyicidir.”
— “Avokado beni doyurmuyor kardeşim.”
— “Yanına matcha çayı öneririm beyefendi.”
— “Matcha çayı değil, bir bardak demli çay istiyorum.”
— “Demli çayımız maalesef bulunmuyor.”
Tüketim kültürü eski mahalle lezzetlerini yok etmiştir.
Her şey ambalajlıdır. Her şey sterilize edilmiştir.
Fakat lezzet ve samimiyet kaybolmuştur.
Çalışanlar plastik çatallarla kinoalarını çiğner.
Yüzlerde mutsuz bir ifade vardır.
Mecidiyeköy’ün ortasında lüks bir hapishane inşa edilmiştir.
VI. Viyadüğün Gölgesinde Mesai Sonu
Saat 18.30 olur. Plaza kartları son kez turnikeye basılır.
Döner kapı hızla döner. İnsanlar dışarı fırlar.
Mecidiyeköy akşam karanlığına gömülmüştür.
Hava soğuktur. Yağmur çiselemeye başlar.
Torun Center’ın cephe aydınlatmaları yanar.
Kuleler devasa birer ışık anıtına dönüşür.
Fakat o ışıklar aşağıdaki sefaleti aydınlatamaz.
Metrobüs kuyruğu yüz elli metreye uzamıştır.
İnsanlar şemsiyelerin altında titrer.
Birbirlerinin topuklarına basarak ilerlerler:
— “Metrobüse binebilecek miyiz Murat?”
— “Üçüncü araca belki bineriz Sarp.”
— “Bugün çok yoruldum Murat.”
— “Ben de tükendim Sarp. Bütün gün revizyon yaptık.”
— “Şu kulelere bakınca ne hissediyorsun?”
— “Kocaman bir beton yığını görüyorum.”
— “Eskiden burada maç bittiğinde insanlar şarkı söylerdi.”
— “Şimdi herkes telefonuna bakarak sessizce yürüyor.”
— “Şehir ruhunu kaybetti Murat.”
— “Şehir sadece para kazanmayı öğrendi Sarp.”
— “Para da yetmiyor ki.”
— “Yetmez tabii. Metrobüs kapısı açıldı, koş!”
İki arkadaş kalabalığın arasına dalar.
Kuleler arkalarında karanlık birer gölge gibi kalır.
Eski Ali Sami Yen Stadyumu artık sadece bir tabeladır.
Onun yerinde yükselen dev binalar ise modern çağın yalnızlığını taşır.
Beton soğuktur. Camlar duygusuzdur.
Mecidiyeköy viyadüğü ise aralıksız uğuldamaya devam eder.
Son otobüs kalkar. Gece vardiyası başlar.
Eski sahanın hayaleti boş katlarda dolaşır.