Mecidiyeköy meydanında asılı duran gri tabaka bir sis değildi. Binlerce otobüsün, taksinin ve kamyonun egzozuydu ve hava ağır bir mazot kokusu taşıyordu.

Salı sabahı, mesaiye on iki dakika vardı. E-5 viyadükleri tam tepeden geçiyor, metrobüsler peş peşe fren yapıyordu. Bu kentsel cehennemin ortasında iki prizma göğe yükseliyordu: biri otuz dokuz, diğeri otuz yedi katlı Trump Towers. Mimar Brigitte Weber’in prizmatik cepheleri yukarıdan bakınca kendi ekseninde dönüyor gibi durur. Ama kulenin güzelliği cadde seviyesinde anlamını yitirir. Çünkü metrobüsten kule kapısına kadar olan yol, saatine bakan herkesin bildiği gibi, üç dakika sürer. Modern insanın sinir sistemine yönelik en uzun üç dakika.

Metrobüsten iniş

Metrobüs kapısı tısladı, yolcular üstgeçit merdivenlerine aktı. Aşağı inildiği an ses tırmandı. Kuştepe dolmuşları yol kenarına dizilmiş, çığırtkanlar avazları çıktığı kadar bağırıyordu: “Kuştepe kalkıyor! Boş yer var!” Sarı taksiler yolcu kapmak için aniden direksiyon kırdı. Arkadaki halk otobüsü havalı kornaya bastı ve ses insanın göğüs kafesinde yankılandı.

Kuledeki bir ajansta çalışan genç pazarlamacı Onur gürültü önleyici kulaklığının sesini sonuna kadar açtı.

“Bu kulaklık gürültü önleyici güya.”

“Mecidiyeköy kornasını hiçbir teknoloji önleyemez Onur. Işık yeşil, koş! Dokuz saniye kalıyor.”

“Dokuz saniyede bu meydanı geçmek olimpiyat rekoru ister.”

“Kıracağız mecburen, yoksa ezileceğiz.”

Tam o sırada bir dolmuş sarı ışıkta gaza bastı ve burnunu Onur’un dizinin dibine soktu.

“Geçsene be adam! Ezilmek mi istiyorsun?”

“Yaya geçidi burası kaptan!”

“Yaya geçidi babanın malı mı, bas git!”

Onur kaldırıma son anda zıpladı. Kalbi boğazında atıyordu. Kaldırımda yürümek ise ayrı bir sanattı.

Korna senfonisi

Kaldırım bir engelli koşu parkuruydu. Önce simit tezgâhı, sonra şemsiye ve telefon kılıfı satanlar, sonra kömür dumanı egzoza karışan kestaneci.

“Abla gel, taze kestane! Hakiki kömür dumanı, şifadır!”

“Egzozla karışık kömür şifası mı olur?”

Ardından ekran koruyucu satan işportacı:

“Abi gel, telefona nano koruma yapalım! On saniyede, sıfır çizik!”

“Ben kendimi koruyamıyorum, telefonu nasıl koruyayım?”

Bir motosiklet kükredi. Yemek kuryesi motoru kaldırıma sürmüş, insanların arasından vızıldıyordu.

“Hop birader! Kaldırım burası, caddeye insene!”

“Caddede trafik kilit abi, sipariş soğuyor!”

Egzozdan fırlayan sıcak gaz pantolon paçalarını yaladı. Onur kendini bina duvarına yapıştırdı.

“Mecidiyeköy’de kaldırım sadece yayalar için değildir,” dedi iş arkadaşı.

“Kimin için peki?”

“Hayatta kalmayı başaran herkes için.”

Bu üç dakikada Onur tam kırk korna saydı. Kısa ikazlar, uzun öfke nöbetleri, ritmik selektörler. Şehir kendi kendine küfrediyordu.

Dizel kokteyli

Mecidiyeköy havası bir kokteyldir: kurşunsuz benzin, yanmış motor yağı, dizel partikülü. Derin nefes alan herkes boğazında metalik bir tat hisseder. Kuledeki hukuk bürosunun kıdemli ortağı Leyla Hanım ağzını fularıyla kapattı.

“Her sabah aynı zehri içime çekiyorum.”

“Maske tak Leyla, başka çare yok. Takmazsan ciğerlerin kurum bağlar.”

“Üç dakika için maske mi takayım? Paltom bile mazot kokuyor artık.”

“Ofise varınca geçer.”

Beyaz gömleklerin yakaları mesai başlamadan grileşir, ayakkabılar ince bir siyah tozla kaplanır. Köşedeki trafik polisi düdüğünü çaldı; düdük kornaların arasında kaybolup gitti. Kulenin giriş avlusuna adım atınca trafik arkada kaldı. Granit taşlar pırıl pırıldı, küçük süs havuzları rüzgârda dalgalanıyordu. Ama is kokusu avluya kadar sızıyordu.

Döner kapı

Kulenin girişindeki döner kapı sıradan bir giriş değildir; iki evren arasındaki gümrük kapısıdır. Onur kanadı itti, kapı yarım tur döndü ve dünya sustu.

Gürültü bıçakla kesilmiş gibi yok oldu. Kulaklarda hafif bir uğultu kaldı. Lobi tavanı metrelerce yüksekti, zemin cilalı siyah granitti, havalandırma dağ esintisi kıvamında filtrelenmiş hava üflüyordu. Siyah takım elbiseli lobi görevlisi başını eğdi.

“Günaydın efendim, hoş geldiniz. Dışarısı çok mu yoğun?”

“Sağ olun. Dünya varmış.”

“Burada güvendesiniz efendim.”

“Bir bardak su rica edebilir miyim? Mazot tadı geçmiyor.”

Camın arkasındaki pantomim

Lobi kafesinden aşağıdaki cadde izlenir. Otobüsler birbirinin önüne kırar, dolmuşçular camdan sarkıp el kol hareketi yapar, taksiler kaldırıma yanaşır. Ama tek bir ses duyulmaz. Her şey sessiz bir pantomimdir. Yatırım direktörü Ceyda Hanım kahvesinden bir yudum aldı.

“Aşağıya bakınca deliriyorum. Az önce o kavganın içindeydik Burak. Şimdi klasik müzik dinliyoruz.”

“Buna mimari arınma denir.”

“Arınma mı, sınıfsal tecrit mi?”

“İkisi birden. Cam kalınlaştıkça vicdan rahatlar.”

“O lüksün kirasını metrekare başına şirket ödüyor ama.”

“Kafamı dinlemek için erken geliyorum bazen. Sessizlik bağımlılık yapıyor.”

Bu kuleler kaosun tam ortasında durur ama kaosa kapılarını sımsıkı kapatır. Aşağıda kıyamet koparken yukarıda kahve soğumaz.

Asansörde kimse konuşmadı. Kulaklar hafifçe tıkandı, herkes filtrelenmiş havayı soludu.

“Derin nefes al Onur, ciğerlerin temizlensin.”

“Eve gidince tişörtümü yakacağım Selim.”

“Otuz ikinci katta hava temiz en azından.”

“Cam açılmıyor ki, klima ne verirse o.”

“Egzozdan iyidir. Toplantı odasının manzarası da çok iyi.”

“Manzara iyi de aşağıdaki arabaları görünce yoruluyor insan.”

Kapılar açıldı. Pencereden bakınca Mecidiyeköy meydanı minyatür bir oyuncak setine, viyadükteki arabalar kibrit kutularına dönüşmüştü. Korna sesleri buraya ulaşmıyordu. Onur masasına oturdu, kulaklığını taktı ve alışkanlıkla sesi sonuna kadar açtı. Önlenecek bir gürültü kalmamıştı; gürültü önleyici kulaklık hayatında ilk kez kusursuz çalışıyordu.