Pazartesi sabahı Kadıköy Rıhtım’da denizden serin bir iyot kokusu yükseliyor, martılar iskelelerin üstünde çığlık çığlığa dönüyor. Haldun Taner Sahnesi’nin önünde yirmi yedi kişilik beyaz bir midibüs bekliyor. Ön camda küçük bir tabela: “Ümraniye Tepeüstü / Buyaka Ofisleri.”
Binen her yolcunun yüzünde sürgün hüznü var. Bunlar Kadıköy’ün yerlileri: Moda’da oturur, hafta sonu Kalamış Parkı’nda köpek gezdirirler. Eskiden şirket Levent’teydi; vapurla karşıya geçerlerdi. Sonra yönetim kurulu maliyetleri kısmak istedi ve merkezi Ümraniye’de Balkan Caddesi’ne taşıdı.
Kreatif direktör Defne ile veri analisti Cem arka koltuğa oturur.
“Uyanabildiniz mi Defne Hanım?”
“Uyanamadım Cem. Alarm altıda çaldı.”
“Kira maliyetlerini yüzde 35 düşürmüş yönetim.”
“Şirket maliyeti düşürdü, benim yaşam enerjim bitti. Dudullu rüzgârı bugün yine sert esecekmiş.”
“Balkan Caddesi adı boşuna konmamış. Soğuk hava doğrudan Balkanlar’dan geliyor.”
Bu etimolojinin hiçbir dayanağı yoktur, ama servisteki herkes inanır.
Sahilin Bittiği Yer
Servis Söğütlüçeşme’ye tırmanır. Şoför radyoyu açar, hoparlörden yanık bir türkü dökülür; Moda entelektüelleri sessizce kablosuz kulaklıklarını takıp Nordik caza geçer. Cumbalı taş evler geride kalır, Fikirtepe’nin dönüşüm kuleleri geçilir, servis otoyola yönelir. Burası sahil medeniyetinin bittiği, beton vadilerin başladığı sınırdır.
“Toplantı kaçta?”
“Dokuz buçukta. Yine yüzde 15 kısıntı istiyorlar.”
“Kadıköy’deyken öğlen dışarı çıkıp çınar altında oturuyorduk.”
“Burada dışarı adım atınca otoyolun emniyet şeridine düşüyorsun. Bir de yanımızda koskoca sarı IKEA var.”
“IKEA bizi kurtarmaz Cem, içimi daraltıyor.”
“Köftesi ucuz ama.”
“Her öğlen köfte yiyerek nereye kadar yaşayacağız Allah aşkına?”
Tepeüstü
Tepeüstü kavşağına yaklaşırken paneldeki dış sıcaklık üç derece düşer. Sahilde on yedi olan hava burada on dört. Yol kenarındaki çamlar rüzgârdan iki büklüm. Burası ne tam şehir ne tam sanayi; ikisinin arasında sıkışmış dev bir lojistik ambarı. Buyaka’nın kuleleri yol kenarında parlak, keskin çizgili kutular gibi dikilir ve aralarından geçen rüzgâr ıslık çalar.
Servis otopark rampasına dalar.
“Geldik yine kara kış memleketine.”
“Atkınızı sıkı sarın Defne Hanım.”
“Montumu evde unuttum diye sabahtan beri pişmanım.”
“İstifa edip Kadıköy’de bir kafe açmayı hiç düşündünüz mü?”
“Her gün düşünüyorum Cem. Sermaye nerede?”
On İkinci Kat
Kulelerin altında koca bir AVM var. Çalışanlar için her şey binanın içine hapsedilmiş; dışarı çıkmaya hiç gerek kalmayacak şekilde. Bakkalla selamlaşmaya, sokak kedisi sevmeye alışmış bir Kadıköylü için tek temas, turnike ve kart okuyucudur.
“Sabah kahvenizi alabildiniz mi?”
“Karton bardakta otomat kahvesi içiyorum. Moda’da çekirdeğin asiditesini tartışırdık.”
“Pencereden ne görüyorsun Cem?”
“Hafriyat kamyonları. Bir de beton mikserleri.”
“Ben sadece bir vapur bacası görmek istiyorum.”
“Martı da yok buralarda. Sadece kargalar var. Onlar da bu rüzgârda havada asılı kalıyor.”
Ofisteki herkesin masaüstünde bir Kadıköy sahil fotoğrafı vardır. Günün tek tesellisi bu küçük pikselli kaçışlardır.
İsveç Köftesi Terapisi
Öğlen seçenekler bellidir: AVM’nin yemek katı ya da yandaki sarı-mavi bina. Kadıköy ekibi IKEA’ya yürür, metal tepsileri kapar.
“Kaç köfte alacaksınız?”
“Sekizli küçük porsiyon yeter. Etin yanına reçel koymak hâlâ tuhaf ama alıştık.”
“İsveç tüketim kültürüne entegre olduk resmen.”
“Kadıköy’ün salaş lokantalarını özledim.”
“Lokantaya gitmek için iki saat trafik lazım.”
“O masada cereyan var Cem, ortalara oturalım.”
Köfteler duygusuz bir iştahla çiğnenir. Showroom’un labirentinde kaybolan aileleri izlerken ikisi de kendini demonte bir mobilyanın eksik vidası gibi hisseder.
Ödüllü Yeşil Çatı
Yemekten sonra biraz temiz hava için karşıdaki Meydan AVM’ye gidilir. Foreign Office Architects’in tasarladığı bina sanki toprağın altına gömülmüştür; dalgalı yeşil çatısında çim alanlar ve yürüyüş yolları vardır. O çimde yürümek için kutup kâşifi olmak gerekir.
“Defne Hanım atkınız uçtu az kalsın!”
“Rüzgâr beni geriye sürüklüyor Cem!”
“Mimar buraya ekolojik yeşil çatı demiş.”
“Mimar kendisi gelsin de iki dakika dursun!”
“Doğayla iç içe çalışma alanı sözü vermişlerdi işe alırken.”
“Doğa bizi burada resmen yok etmek istiyor.”
Koşar adım Buyaka’nın döner kapısına kaçarlar. Gözleri rüzgârdan yaşarmış, yanakları kıpkırmızıdır.
Dönüş
Altıda mesai biter. Servisler otoparkın karanlık peronunda motor çalıştırır, mazot kokusu bodrum katını kaplar. Kadıköy ekibi kendi aracına sevinçle koşar. Kapı kapanır: tısss.
“Kırk dakikaya Rıhtım’da mıyız?”
“Trafik aksamazsa.”
“İner inmez Moda Burnu’nda bir tur atacağım. Denizi ciğerlerime çekeceğim.”
Servis otoyoldan sahile süzülür, denize yaklaştıkça havanın kokusu değişir. Söğütlüçeşme’yi geçerken Cem telefonundan şirketin duyurusunu okur ve sesli güler.
“Ne oldu?”
“İK’dan mail. Çalışan bağlılığını artırmak için cuma günü ‘Kadıköy Teması’ ile kahvaltı yapılacakmış.”
“Nerede?”
“IKEA’da.”



