Aralık sabahı. Seyrantepe istasyonunun açık peronunda dondurucu bir rüzgâr eser. Gökyüzü kurşunidir; Cendere Deresi’nin nemli sisi kulelerin eteklerini sarar.

Burası Vadistanbul’a giden F3 hattının başlangıç noktasıdır. Mesafe yalnızca yedi yüz elli metredir. Ne var ki bu sabah o yedi yüz elli metre, okyanus kadar geniştir: raylarda kabin yoktur.

Panoda kırmızı yazılar parlar: “Sefer Aralığı: 10 Dakika.” Saat 08.35’ten 08.48’e kadar tek bir araç gelmez. Peronda dijital ajans çalışanları, bankacılar ve kurumsal uzmanlar birikir. Herkesin nefesi havada beyaz buhar olur. Kaşmir kabanlar çaresiz, İtalyan deri eldivenler donmuştur.

Aktarma Tuzağı

Vadistanbul’a toplu taşımayla gitmek bir cesaret testidir. Önce M2’ye binilir, Sanayi Mahallesi’nde inilir, oradan Seyrantepe mekiğine aktarma yapılır. Seyrantepe’ye varınca çile bitmez; asıl sınav, rüzgâra açık viyadük peronundadır.

Reklam yazarı Sinem kabanının yakasını çenesine kadar çeker:

“Mert, ben bugün parmaklarımı kaybedeceğim.”

“Ben kulaklarımı çoktan kaybettim.”

“Hani bu havaray beş dakikada bir geliyordu?”

“Normalde öyle. Bugün arıza varmış.”

“Dün de sinyalizasyon arızası vardı. Ajansın toplantısı dokuzda.”

“Müşteriye vadi ayazında donuyoruz dersin, anlarlar.”

Her yeni metro Seyrantepe’ye yüz kişi daha boşaltır. Kuyruk turnikelerden dışarı taşar. Bir bankacı telefonunun fenerini raylara tutar:

“Görünen bir şey var mı abi?”

“Yok kardeşim, sadece sis var.”

“Reklamında ‘şehir merkezine üç dakika’ yazıyordu.”

“Şehir merkezine değil, kutup dairesine üç dakika.”

Peronda herkes aynı ritimle yerinde saymaya başlar. Yüzlerce kurumsal çalışan, soğuktan, kimsenin prova etmediği bir toplu dans sergiler.

“Parmak uçlarında yaylan Sinem.”

“Yaylanıyorum ama zemin buz pisti gibi.”

Viyadükte Yirmi Dakika

Kuleler yükseldikçe vadideki rüzgâr sertleşir. Biri güvenlik görevlisine seslenir:

“Güvenlik bey, araç nerede kaldı?”

“Sistemde teknik bakım var efendim.”

“Yirmi dakikadır buradayız, donduk!”

“Testi sabah altıda yapsaydınız ya!”

“Talimat böyle, benim yapabileceğim bir şey yok.”

“Bari perona rüzgâr kırıcı bir cam panel koysalarmış.”

“Taksiye binsek?”

“Seyrantepe virajında trafik kilit. Taksi de bizim gibi bekliyor.”

Kimse telefonuna bile bakamaz, çünkü cepten çıkan el iki saniyede uyuşur. Termosundan sıcak bir şey yudumlayan adam, kıskanç bakışların hedefi olur.

“Termosta ne var abi?”

“Ihlamur var kardeşim, başka türlü yaşanmaz burada.”

“Bir yudum versene.”

“Kusura bakma, salgın var.”

“Salgından önce zatürre olacağız zaten.”

Cam Kapsül

Sonunda rayların metal aksamından bir inleme duyulur. Ufukta beyaz gövdeli kabin belirir, viyadük üzerinde yavaşça süzülür. Peron aynı anda bir adım öne atılır.

“Geliyor! Sonunda geliyor!”

“İtmeyin arkadan, sarı çizgiyi geçmeyin!”

Cam kapılar iki yana kayar, içeriden sıcak bir hava dalgası vurur. Ve o an medeniyet askıya alınır.

“Önce inenlere yol verin kardeşim!”

“İnemiyoruz ki, üstümüze yürüyorsunuz!”

“Burası vagon mu konserve kutusu mu belli değil!”

Bir sırt çantası kapıya sıkışır, kapı geri açılır, hoparlörden sert bir anons gelir: “Kapı önlerini boşaltın! Araç hareket edemiyor!” İçeridekiler karınlarını içeri çeker. Kapılar sonunda kapanır; dışarıda kalanlar için bir yirmi dakika daha başlamıştır.

İçerisi hamam gibidir. Kutup soğuğundan gelen yüzler terlemeye başlar, gözlükler anında buğulanır.

“Gözlüğüm bembeyaz oldu, hiçbir şey görmüyorum.”

“Benim de. Silecek mendil bile yok.”

“Boş ver, dışarıyı görmemek daha iyi. Yükseklik korkun var zaten.”

Buğusuz kalan camlardan vadi görünür: sol tarafta orman, sağ tarafta kuleler, rezidanslar ve alışveriş merkezi. Bir yanda çam ağaçları, öbür yanda genel müdürlükler. Yolculuk iki dakika sürer; Seyrantepe’deki yirmi dakikanın ödülü gibidir.

Son Koşu

Kabin, alışveriş merkezine bağlanan Vadistanbul istasyonuna girer. İnsan seli bu kez dışarı fırlar.

“Koş Mert, asansörler kilitlenmeden yetişelim!”

Mağazalar henüz kapalı, vitrinler karanlıktır. Teras katından açık meydana çıkılır ve Cendere rüzgârı onları orada da karşılar. Saat 08.59’da kartlar boyunluklardan çekilir, turnikelere dokundurulur.

Bir analist nefes nefese güvenlik masasına yaslanır:

“Yetiştim mi Şahin Bey?”

“Tam 08.59 Burak Bey. Son saniyede.”

“Havaray yine arıza yaptı, yirmi dakika dondum yukarıda. Yarın taksiyle geleceğim.”

“Her sabah öyle dersiniz Burak Bey. Akşam yine havaraya binersiniz.”

Asansör lobisinde ikinci bekleyiş başlar.

“Havaraydan kurtulduk, şimdi dikey kuyruk başladı.”

“Sabah Seyrantepe’de, öğlen yemekhanede, akşam yine raylarda. Biz bu şirkette kuyruk bekleme uzmanıyız.”

Akşam

Vadide güneş erken batar. Tepeler ve kuleler ışığı çabuk keser; dört buçukta alacakaranlık çöker, hava yeniden sıfıra iner. Altıda bu kez ters yönde bir göç başlar ve istasyon kapısındaki kuyruk yine viyadüğe taşar.

Sinem peronda Mert’i bulur. İkisi de sabahki gibi yerinde sayar.

“Sence şimdi kaç dakika bekleriz?”

Mert panoya bakar: “Sefer Aralığı: 10 Dakika.”

“Sabahkiyle aynı yazıyor. Demek ki yirmi.”