Holding Fabrikasında İşçi Temsilcisi ile Maslak Finansçısının Uçurumu
Gebze montaj hattının motor yağı kokusu ile Maslak 42'nin avokadolu kinoa salatası arasındaki derin sınıfsal yarık. Zoom toplantısında 'İş gücü maliyetini optimize etmeliyiz' diyen 24 yaşındaki analist ile nasırlı elleriyle pres makinesini savunan 53 yaşındaki işçi temsilcisinin trajikomik yüzleşmesi.
holding-fabrikasinda-isci-temsilcisi-ile-maslak-finanscisinin-ucurumu
Saat Çarşamba sabahı 10.45.
Gebze Organize Sanayi Bölgesi’nin ikinci caddesindeyiz.
Hava gri ve kurşunidir, gökyüzünü fabrika bacalarından çıkan kesif beyaz buhar kaplar.
Otuz bin metrekarelik beyaz eşya parça fabrikasının içi devasa bir kazan gibi uğuldar.
Pres makineleri saniyede bir betona vurur: GÜMM… GÜMM…
Tüm zemin hafifçe titrer, camlar zangırdar.
Ortalık yanık bor yağı, sıcak saç, kaynak dumanı ve tiner kokar.
Ahmet Usta montaj hattının tam ortasında durur.
Ahmet Usta elli üç yaşındadır.
Yirmi yedi yıldır bu fabrikanın pres ve kalıphane bölümünde ter döker.
Üzerinde rengi atmış lacivert bir iş tulumu vardır.
Tulumun dizleri ve dirsekleri kapkara makine yağıyla sıvanmıştır.
Ayağında ağır, demir burunlu koruyucu iş ayakkabıları durur.
Elleri nasırlıdır, parmak boğumlarında eski kaynak kıvılcımlarının yanık izleri parlar.
Kulaklarında gürültü önleyici sarı tıkaçlar sallanır.
Ahmet Usta aynı zamanda yetkili sendikanın kıdemli baştemsilcisidir.
Cebinde çizgili küçük bir bakkal defteri taşır.
Birazdan hayatında ilk kez holdingin Maslak kulesiyle doğrudan bir toplantıya girecektir.
Sendika odasındaki eski masaüstü bilgisayarın başına geçer.
Tüplü monitörün tozunu tulumunun ucuyla siler.
İnce belli bardaktaki tavşan kanı demli çayından son yudumu çeker.
I. Saat 11.00: Gebze’de Pres Gürültüsü ve Çelik Burunlu Botlar
Ahmet Usta eski sandalyeye oturur.
Ekranda Microsoft Teams uygulaması yavaşça açılır.
Odanın tavanındaki florasan lamba cızırtıyla göz kırpar.
Dışarıdaki makinelerin ritmik gürültüsü duvarları döver.
Yanında genç torna ustası Murat heyecanla bekler.
Murat yirmi dört yaşındadır, asgari ücretin bir tık üzerinde kazanır.
Geçen yıl evlenmiştir, her ay iki kira tutarında taksit öder.
— “Ahmet Abi, genel merkez ne anlatacak bize bu saatte?”
Ahmet Usta okuma gözlüğünü burnuna oturtur.
— “Maliyet kısacaklarmış Murat. Maslak’tan yeni mezun bir uzman bağlayacaklar.”
— “Abi gece vardiyasını kapatırlarsa mahvoluruz. Ek mesai olmadan ev kirası ödenmiyor.”
— “Sakin ol evlat. Biz buradayız, hakkımızı masada çiğnetmeyiz.”
Ahmet Usta ekrandaki mavi bağlantı linkine tıklar.
Kamera açılır, hoparlörden tiz bir bağlantı melodisi yükselir.
Odaya aniden apayrı bir gezegenin pırıl pırıl görüntüsü düşer.
Görüntüde ne bir makine tozu vardır ne de bir damla yağ lekesi.
Sadece derin bir kurumsal huzur ve pahalı bir havalandırmanın fısıltısı duyulur.
Ahmet Usta ekrandaki cam odaya şaşkınlıkla bakar.
Burası kırk kilometre ötedeki Maslak 42 kulesidir.
II. Maslak 42 Kulesi: 21 Derece Klima ve Kinoa Salatası
Maslak 42 kulesinin yirmi sekizinci katındayız.
Merkezi iklimlendirme sistemi havayı kesintisiz yirmi bir dereceye sabitlemiştir.
Dışarıda fırtına kopsa bile içeride yaprak kımıldamaz.
Akustik cam bölmeli toplantı odasında Pelin tek başına oturur.
Pelin yirmi dört yaşındadır.
Koç Üniversitesi Endüstri Mühendisliği’ni yüksek onur derecesiyle bitirmiştir.
London School of Economics’te yaz stajı yapmıştır.
Holding merkezinde “Finansal Kontrol ve Maliyet Analisti” olarak çalışır.
Üzerinde bej rengi şık bir ceket ve zarif inci küpeler vardır.
Masanın üstünde gümüş renkli MacBook Air bilgisayarı ışıldar.
Yanında lüks restorandan söylenmiş cam bir yemek kasesi durur:
Avokadolu, nar ekşili kinoa salatası.
Kinoa salatasının tek porsiyon fiyatı tam dört yüz seksen liradır.
Hemen yanında ise yulaf sütlü buzlu vanilyalı latte bardağı terler.
Pelin’in dünyasında hayat formüllerden ve Excel fonksiyonlarından ibarettir.
Pelin hayatında Gebze’deki fabrikaya hiç adım atmamıştır.
Kalıp presinin altına hiç girmemiştir.
Erimiş sacın geniz yakan kokusunu hiç bilmez.
Demir burunlu botun ayağı nasıl vurduğunu hayal bile edemez.
Onun için Gebze fabrikası sadece bir maliyet merkezidir:
“Cost Center TR-04”.
Ve bu maliyet merkezinin kârlılık marjı yıllık bütçe projeksiyonlarının gerisindedir.
Pelin kulaklığını düzeltir.
Kameraya doğru profesyonel bir tebessümle bakar.
III. Teams Toplantısı: İki Ayrı Dünyanın Ekran Buluşması
Saat tam 11.05 olur.
Toplantı resmen başlar.
Pelin neşeli ve akıcı bir plaza Türkçesiyle söze girer:
— “Ahmet Bey günaydın! Sesim net geliyor mu acaba?”
Ahmet Usta sendika odasındaki ucuz mikrofona doğru eğilir.
— “Geliyor kızım, geliyor. Biz de seni duyuyoruz.”
Pelin ekran paylaşımı butonuna tıklar.
Ekranda elli sayfalık kusursuz bir slayt destesi belirir.
Başlık oldukça cafcaflıdır:
“GEBZE ÜRETİM TESİSİ OPEX OPTİMİZASYONU VE SÜREÇ İYİLEŞTİRME”.
Ahmet Usta ekrandaki pastel renkli pasta grafiklerine bakar.
Slaytlar İngilizce terimlerle doludur:
Run rate, efficiency index, idle time, lean manufacturing.
Pelin slaytı hızla kaydırarak anlatmaya başlar:
— “Ahmet Bey, son çeyrek EBITDA hedeflerimizde yüzde 3,2’lik bir sapma tespit ettik.”
Ahmet Usta kaşlarını çatar.
— “Kızım ne sapması dedin? Biz geçen ay yirmi bin parça bastık, rekor kırdık fabrikada.”
Pelin nazikçe gülümser, başını sallar.
— “Üretim çıktınız harika Ahmet Bey. Fakat unit labor cost yani birim iş gücü maliyetimiz global benchmark’ın çok üstünde seyrediyor.”
Ahmet Usta ellerini dizlerine koyar.
— “Kızım tane tane Türkçe konuş. Biz öyle ecnebi laflardan pek anlamayız.”
Pelin yutkunur, kelimelerini seçmeye çalışır.
— “Yani Ahmet Bey, fabrikada ciddi bir operasyonel verimsizlik var.”
IV. “Headcount Optimizasyonu” vs “Bizim Ahmet’in Çocuğu Var”
Pelin dördüncü slayta geçer.
Slaytta kırmızı renkte kalın bir ok dik bir açıyla aşağıya iner.
Altında büyük harflerle şu formül yazar:
“HEADCOUNT REDUCTION: -%15”.
Pelin tane tane, soğukkanlılıkla açıklar:
— “Üçüncü vardiyayı tamamen kapatmayı simüle ettik. Böylece gece vardiyası primlerinden tasarruf edeceğiz. Ayrıca montaj hattındaki elli personelle yollarımızı ayırmamız gerekiyor.”
Ahmet Usta’nın yüz hatları bir anda gerilir.
Nasırlı yumruğunu sunta masaya öyle bir vurur ki: GÜM!
Kamera sarsılır, ekrandaki görüntü titrer.
Pelin korkuyla sandalyesinde geriye doğru çekilir.
— “Sen ne diyorsun kızım? Elli kişi ne demek biliyor musun sen?”
— “Ahmet Bey lütfen sakin olun. Bu sadece bir simülasyon, tamamen veri odaklı bir çalışma.”
— “Veri dediğin şey insandır kızım, candır! O hatta çalışan Hüseyin var, çocuğu lösemi tedavisi görüyor. Selim var, iki ay sonra düğün yapacak. Sen bir tuşa basıp elli aileyi kapının önüne koyamazsın!”
Pelin’in gözleri şaşkınlıkla büyür.
Üniversite amfilerinde böyle bir senaryo çalışılmamıştı.
Vaka analizlerinde işçilerin düğün masrafları veya çocuklarının hastalıkları yer almazdı.
Orada sadece kâr marjları ve operasyonel çarpanlar vardı.
Pelin kekeler:
— “Fakat Ahmet Bey, holding yönetim kurulu kârlılık bekliyor. Global pazarda rekabet çok sert.”
— “Kârlılık bizim ekmeğimizden mi çıkacak? Biz kışın eksi beş derecede bu kalıpları ısıtıyoruz. Parmaklarımız donuyor bizim!”
Pelin önündeki kinoa salatasına göz ucuyla bakar.
Birden salatadan utanır gibi olur.
İçinde belirsiz bir rahatsızlık filizlenir.
Fakat kurumsal zırhı hemen devreye girer.
Kendine patronun hedeflerini hatırlatır.
V. Tabildot Çorbası ile Dört Yüz Liralık Latte Savaşları
Saat 12.30 olur.
Toplantıya öğle molası verilir.
Gebze fabrikasında acı bir fabrika sireni çalar: ZIRRR!
Yüzlerce işçi tulumlarıyla hızla yemekhaneye doğru akar.
Yemekhane buhar, ter ve metal kaşık şıngırtısıyla inler.
Paslanmaz çelik tabildot tepsileri raya dizilir.
Günün fiks menüsü bellidir:
Sulandırılmış unlu mercimek çorbası, salçalı kuru fasulye ve yarım porsiyon pirinç pilavı.
Yanında plastik kutuda ılık ayran.
Ahmet Usta sıraya girer.
İşçiler hemen etrafını sarar.
— “Usta ne dedi Maslak’taki kravatlılar? Kötü bir haber mi var?”
Ahmet Usta çorbasına kuru ekmek banar.
— “Haberler sakat kardeşlerim. Tepemize bir kız oturtmuşlar, bilgisayardan adam siliyor.”
Aynı dakikalarda Maslak 42’de manzara apayrıdır.
Pelin cam asansörle lobi katına iner.
Üçüncü nesil gurme kahve dükkanına girer.
Apple Watch’unu temassız pos cihazına okutur.
Yulaf sütlü vanilyalı soğuk kahve için tam iki yüz kırk lira öder.
Sonra arkadaşı Selen’in masasına oturur.
Selen insan kaynaklarında kıdemli uzmandır.
— “Pelin nasıldı toplantın tatlım? Çok gergin görünüyorsun.”
Pelin saçını düzeltir, derin bir iç çeker.
— “İnanılmaz yorucuydu Selen. Gebze’deki sendika temsilcisi aşırı duygusal ve reaktif.”
— “Ay o fabrika tipleri hep öyle zaten. Hiç modern vizyonları yok.”
— “Kesinlikle tatlım. Ben rasyonel bir business plan sunuyorum, adam bana işçinin düğününü anlatıyor. Asla profesyonel bir zemin kuramıyorsun.”
Pelin kahvesinden serin bir yudum çeker.
Ahmet Usta ise yemekhanede teneke kaşığı masaya bırakır.
Biri Gebze’nin pasını ve isini solur.
Diğeri plazanın hepa filtreli serin havasını.
Aralarındaki karayolu mesafesi sadece kırk beş dakikadır.
Fakat sınıfsal mesafe aşılmaz bir uçurumdur.
VI. Vardiya Biter, Plazada Işıklar Söner: Kimi Kime Kırdırıyoruz?
Saat akşam 17.30 olur.
Fabrika paydos sireni yeniden çalar.
Beyaz renkli, içi mazot kokan yüzlerce servis otobüsü fabrika avlusuna dolar.
Ahmet Usta Çayırova servisine biner.
Cam kenarındaki yırtık koltuğa geçer.
Başını titreyen soğuk cama dayar.
Cebinden tuşlu telefonunu çıkarır, eşini arar:
— “Hanım, bu akşam sofraya fazla tabak koyma. İçim daralıyor, lokma geçmez boğazımdan.”
Aynı saatte Maslak’ta Pelin bilgisayarını kapatır.
Raporun son revizyonunu Genel Müdür Yardımcısı’na e-posta ile yollar.
E-postanın bilgi kutusuna İcra Kurulu eklenmiştir.
Not düşer:
“Gebze tesisinde yüzde 15 headcount optimizasyonu finansal sürdürülebilirlik için elzemdir.”
Pelin deri çantasını omzuna asar, akşamki reformer pilates seansına doğru adımlar.
Vicdanı tamamen rahattır.
Çünkü o sadece kurumsal bir analisttir.
Rakamların dili soğuktur, duygulara yer yoktur.
Oysa Pelin henüz bilmez:
Holdingin İcra Kurulu üç ay sonra Pelin’in tüm departmanını da lağvedecektir.
Hindistan merkezli bir yazılım firması maliyet raporlarını üçte bir fiyatına hazırlayacaktır.
Maslak’ın camdan kuleleri ne Ahmet Usta’nın nasırına acır ne de Pelin’in parlak diplomasına.
Sistem sadece kâr üretir, insanları ise birer sayı gibi öğütüp kenara fırlatır.
Pelin metroya yürürken akşam rüzgarı atkısını savurur.
Ahmet Usta’nın servisi ise TEM otoyolunun egzoz dumanları arasında ağır ağır ilerler.
Türkiye’nin kurumsal gerçeği işte bu iki dünyanın asla birbirine değmeyen çaresizliğidir.