🏢 PLAZA KRONİĞİ
AKSIYON ALALIM

Türkiye'nin Kurumsal Hayat Sosyolojisi, Plaza Kulisleri & Açık Ofis Mitolojisi

Holding vs Startup 🏢 Kolektif House Levent, Sanayi Mahallesi Loft, Maslak No:1, Levent 199

Startup'ta 'Herkes Her İşi Yapar' Kaosu: Koda da Baktım, Çöpü de Döktüm

Kartvizitinde 'Head of Growth' yazan ama sabahtan akşama kadar AWS sunucusu kurtarıp, 19 litrelik damacana sırtlayan ve gece çöp torbası bağlayan çalışan trajedisi. 'Biz burada unvanlara inanmayız, ownership alırız' yalanıyla tek kişilik orduya dönüştürülen gençlerin tükeniş anatomisi.

📌 Yazısız Plaza Kanunu: "Bir şirkette 'Biz unvanlara inanmayız' deniyorsa, o şirkette çöpü en az itiraz eden dökecektir."
AA Aksiyon Alalım Masası
Dosya kodu: startupta-herkes-her-isi-yapar-kaosu-koda-da-baktim-copu-de-doktum
Startup'ta 'Herkes Her İşi Yapar' Kaosu: Koda da Baktım, Çöpü de Döktüm

Saat Salı sabahı 08.20.

  1. Levent ile Sanayi Mahallesi arasındaki dar ve dik sokaklardayız.

Eski bir oto kaporta atölyesinden bozma loft bir ofisin paslı demir kapısındayız.

Dış cephe kırmızı tuğladır, duvarda zil veya şirket tabelası bile bulunmaz.

Kapıyı anahtarla açıp içeriye girdiğinizde burnunuza keskin bir rutubet çarpar.

Havadaki koku bayat filtre kahve, ucuz deterjan ve kedi maması karışımıdır.

Masaların üstü karmaşık kablolarla, yarım kalmış enerji içeceği kutularıyla doludur.

Odanın tam ortasındaki ham tahta masanın başında Mert oturur.

Mert yirmi altı yaşındadır.

İTÜ Endüstri Mühendisliği bölümünü yüksek onurla bitirmiştir.

Şirketin resmi LinkedIn sayfasında unvanı yaldızlı harflerle parlar:

“VP of Growth and Strategic Operations”.

Fakat Mert’in bu çatı altındaki gerçek unvanı bambaşkadır:

Mert her deliğe sokulan sahipsiz bir kurumsal jokeydir.

Sözleşmesinde tek bir satırlık resmi görev tanımı bile yoktur.

Mülakatta kurucu ortak ona gözlerini parlatarak şu vaadi fısıldamıştır:

“Mertçim bizde klasik hiyerarşi tabuları yoktur. Biz unvanlara asla inanmayız. Biz burada sadece saf ownership kültürüne ve çevikliğe bakarız.”

Mert o gün bu cümlenin vizyoner bir özgürlük beyanı olduğunu sanmıştır.

Oysa bu afili cümle, şirketteki bütün angaryanın üzerine yıkılacağının açık fermanıdır.

I. Sabah 08.30: “Lead Growth Hacker” Unvanı ve Çöken Sunucu

Saat tam 08.30’da Mert’in cebindeki telefon acı bir alarmla titrer.

Slack uygulamasının acil durum kanalından kırmızı bir uyarı patlar:

— “AWS RDS PostgreSQL memory leak. Production database unresponsive.”

Mert montunu bile çıkarmadan sırt çantasını yere atar, terminal ekranını açar.

Mert aslında bir yazılım mühendisi değildir.

Üniversitedeki temel algoritma dersleri haricinde tek satır profesyonel kod yazmamıştır.

Fakat şirkette tek bir kıdemli backend geliştiricisi vardır.

Ve o çocuk da şu an Bali’de bir sörf kampında uzaktan çalışmaktadır.

Saat farkı nedeniyle Bali ekibi derin bir rüyadadır.

Kurucu ortak Kaan Bey kapıdan içeri nefes nefese dalar.

Elinde sıcak kruvasan poşeti tutar.

— “Mert sistem tamamen çökmüş! Kullanıcılar sepete ürün ekleyemiyor!”

— “Kaan Bey, backend tarafı benim uzmanlığım değil ki. Cemal Bali’de, telefonlarına ulaşılamıyor.”

Kaan Bey gözlerini kısar, ses tonunu babacan bir manipülasyona ayarlar:

— “Mert, ownership nerede dostum? Hatırla ilk gün ne konuştuk. Çözüm üretmek bizim en kutsal değerimiz.”

Mert çaresizce başını sallar, itiraz edemez.

Google sayfalarından ve Stack Overflow forumlarından acil komutlar kopyalar.

SSH üzerinden ana sunucuya korka korka bağlanır.

Terminalde satırları ecel terleri dökerek çalıştırır.

Belleği temizler, servisleri sırayla yeniden başlatır.

Sistem yarım saatlik panikten sonra zar zor ayağa kalkar.

Alnındaki soğuk terleri kazağının koluna siler.

Büyüme direktörü sabahın ilk saatinde bedava sistem yöneticiliği yapmıştır.

Fakat günün çilesi henüz yeni başlamaktadır.

II. Saat 10.30: 19 Litrelik Erikli Damacanası ve Bel Fıtığı

Saat 10.30 olur.

Ofise stajyerler ve grafik tasarımcılar peş peşe damlar.

Mutfaktaki su sebilinden acı bir hava gurultusu yükselir: GURR… FOŞŞ…

Su sebili tamamen kurumuş, kırmızı ışığı yanıp sönmeye başlamıştır.

Tasarımcı Nazlı mutfak kapısından içeriye doğru seslenir:

— “Arkadaşlar damacana bitmiş, kimse kahve yapamıyor haberiniz olsun!”

Ofiste tam dokuz kişi vardır.

Fakat kimse kılını bile kıpırdatmaz.

Herkes sanki o an dünyanın en kritik yapay zeka patentini yazıyormuş gibi ekrana kilitlenir.

Kurucu ortak Kaan Bey masasında gürültü engelleyici kulaklığıyla yatırımcı görüşmesi yapmaktadır.

Mert derin bir iç çeker.

Gözlerini tavana diker, sandalyesinden kalkar.

Mutfak arkasındaki karanlık ve tozlu depoya girer.

Yerde duran on dokuz litrelik dolu Erikli damacanasını iki eliyle kavrar.

Damacana buz gibidir, dışı tozla kaplıdır.

Dizlerini kırar, ağırlığı sırtına bindirerek halterci gibi havaya kaldırır.

Belinin sağ tarafında jilet gibi keskin bir sızı hisseder.

Damacanayı göğsüne yaslayarak ofisin ortasından ağır ve aksak adımlarla geçer.

Göz ucuyla çalışma arkadaşlarına bakar.

Kimse kafasını ekrandan kaldırmaz, yardıma yeltenmez.

Sebilin plastik emniyet kapağını tek eliyle dişlerini sıkarak açar.

Damacanayı ters çevirip yuvaya oturtur: LÖP… LÖP… LÖP…

Yere sıçrayan suları cebindeki kağıt mendille iki büklüm kurular.

Dönüp masasına otururken kendi kendine mırıldanır:

“Stratejik operasyonlar başkan yardımcısı damacanayı başarıyla şebekeye bağladı.”

Bel fıtığı artık kesin bir teşhistir.

Ama sorsan herkes özgür ruhlu birer girişimcidir.

III. Öğle Arası: Mali Müşavirle Stopaj ve Fatura Kavgası

Saat 12.45 olur.

Mert tam çantasından evden getirdiği soğuk peynirli sandviçi çıkaracaktır.

Masanın üstündeki analog sabit hat acı acı çalar.

Arayan şirketin dışarıdan anlaştığı serbest mali müşaviri Şinasi Bey’dir.

Şinasi Bey altmış beş yaşındadır, Fatih’te köhne bir han odasından defter tutar.

Ahizeden gelen ses son derece sinirli ve yıpratıcıdır:

— “Mert Bey kardeşim, bu ayın KDV ve Muhtasar beyanname süresi doluyor. Nerede bu şirketin gider fişleri?”

Mert alnını tutar, gözlerini kapatır.

— “Şinasi Bey, onları Kaan Bey’in size doğrudan kargolaması gerekmiyor muydu?”

— “Kaan Bey telefonlarıma çıkmıyor evladım! Vergi dairesi kapıda, şirkete haciz gelecek. Hemen o fişleri Excel’e döküp bana yollayın!”

Telefon çat diye yüzüne kapanır.

Mert Kaan Bey’in çekmecesini açar.

Eski bir spor ayakkabı kutusunun içinde birikmiş yüzlerce buruşuk fişi masaya döker.

Fişlerin içeriği tam bir kurumsal skandaldır:

Kaan Bey’in sevgilisine aldığı pahalı parfümler, lüks restoran adisyonları, veteriner aşı faturaları.

Hepsi “İş Geliştirme Masrafı” olarak şirkete yazılmıştır.

Mert bir elinde bayat sandviç, diğer elinde hesap makinesiyle Excel açar.

Tek tek satırları girmeye başlar:

Fatura no, vergi dairesi, matrah, KDV oranı yüzde 20.

Gözleri ekrandan kan çanağına döner.

İki buçuk saat boyunca sıradan bir muhasebe katibi gibi fiş toplar.

Bir yandan da acı acı düşünür:

Ben bu şirkete küresel SaaS büyüme stratejisi kurmak için gelmiştim.

Şimdi Fatih’teki muhasebeciye kedi maması fişi ayıklıyorum.

İşte modern startup illüzyonunun çıplak yüzü budur:

Unvanın San Francisco kokar.

Yaptığın iş ise Mahmutpaşa esnafıyla yarışır.

IV. Saat 15.00: Koli Bandı Çekmek ve Aras Kargo Kuryesiyle Düello

Saat 15.20’ye gelir.

Demir kapı tekmelenircesine sertçe çalınır: GÜM… GÜM…

Aras Kargo kuryesi içeriye iki çuval dolusu iade kolisi fırlatır.

— “Hadi kolay gelsin şefim, barkodu okutuyorum, imzayı çakın!”

Kaan Bey cam bölmeli odasından kafasını uzatır:

— “Mert, sosyal medya fenomenlerine yolladığımız promosyon kitleri kargo adresinden dönmüş. Kutuları hemen açıp kontrol etmemiz şart. Yarın sabah erkenden yeniden kargoya verilecekler.”

Mert koltuğundan zorlukla kalkar.

Belini tutarak dizlerinin üstüne çöker.

Koli bandı aparatını eline alır.

Aparat pas içindedir, bant her çekişte boyuna yırtılır: CARRRR… CARRRR…

Metalik yırtılma sesi tüm açık ofisi inletir.

Mert çıplak elleriyle mukavva kutuları parçalar.

İçindeki termosları, bez çantaları ve baskılı kapüşonluları tek tek sayar.

Hasarlı ürünleri ayıklar.

Yeniden sağlam kolilere doldurur.

Koli bandını dişleriyle koparır.

Üzerlerine adres etiketlerini tükenmez kalemle tek tek yazar.

O sırada yan masadaki pazarlama stajyeri yanına sokulur:

— “Mert Bey, LinkedIn sayfamızda şirketimizin ‘Genç Yetenekler İçin İdeal İş Yeri’ seçildiğini duyurdum. Beğeniler patladı.”

Mert koli bandı tozunu burnundan siler.

Yorgun gözlerle başını kaldırır.

— “Tebrik ederim canım. Git depodan bana üç boş koli daha getir.”

Stajyer duraksar ama emri yerine getirir.

Koli tozu ve yapışkan kokusu Mert’in tenine işlemiştir.

Üzerindeki bej kazağı kapkara karton isiyle kaplanır.

V. Akşam 19.30: Melek Yatırımcıya Slayt Animasyonu

Akşam 19.30 olur.

Ofisteki diğer tüm çalışanlar sessizce sıyrılıp karanlık sokaklara kaçar.

Mutfaktaki lavabo pis kahve fincanlarıyla dolup taşmıştır.

Kaan Bey pahalı deri montunu sırtına geçirir.

Yeni aldığı elektrikli aracının anahtarını parmağında çevirir.

Mert’in masasının başına yanaşır.

— “Mertçim ben bu akşam Bebek Otel’de çok kritik bir melek yatırımcı yemeğindeyim.”

— “İyi akşamlar Kaan Bey, bol şans.”

— “Senden çok ufak bir ricam olacak kardeşim. Masandaki yatırım sunumunun on dördüncü slaytını biliyorsun. Oraya dinamik bir büyüme animasyonu ekleyelim. Renkler biraz daha pastel mor olsun. Bir de finansal projeksiyon tablosuna yıllık yüzde 40 büyüme ekle.”

— “Kaan Bey ben sabahtan beri koli taşıdım, gözlerimin önü kararıyor.”

Kaan Bey yüzüne o profesyonel müşfikliği hemen yerleştirir.

— “Farkındayım canım kardeşim, muazzam bir fedakarlık gösteriyorsun. Şirket senin omzunda yükseliyor. Bir sonraki yatırım turunda sana tahsis edeceğimiz hisse opsiyonunu hayal et. Bu başarı hepimizin olacak.”

Kaan Bey kapıyı çeker gider.

Dışarıda lüks motorun homurtusu duyulur.

Mert bomboş ofiste tek başına kalır.

Figma programını açar.

Piksel piksel grafiklerle boğuşur.

Yatırımcının aklını çelecek o sahte büyüme eğrilerini mor tonlara boyar.

Kendi maaşı kirasını ödemeye zor yeter.

Fakat hazırladığı slaytta şirketin değerini tam on milyon dolar yazar.

Kendisi için kasada tek bir kuruş bile yoktur.

Fakat illüzyonun sürmesi için o yalan slaytın parıldaması şarttır.

VI. Gece 21.45: Siyah Çöp Torbası ve “Müthiş Bir Ownership”

Saat gece 21.45.

Ofiste derin bir mezarlık sessizliği hakimdir.

Slaytlar tamamlanmış, Kaan Bey’in e-postasına teslim edilmiştir.

Mert masasını yavaşça toparlar.

Montunu sırtına geçirir, atkısını sarar.

Tam dış kapıya yönelirken mutfaktan yayılan ekşi çöp kokusunu duyar.

Çöp kutusu gün boyu atılan muz kabukları, ton balığı tenekeleri ve kahve telveleriyle ağzına kadar taşmıştır.

Şirket bütçe kısmak için temizlik görevlisini üç ay önce işten çıkarmıştır.

Ofis hijyeni de “ortak sahiplenme” kapsamına sokulmuştur.

Yani acımasız bir kural işler:

Ofisten en son çıkan zavallı, çöpü konteynere taşır.

Mert siyah, battal boy çöp poşetinin ağzını sıkıca düğümler.

Poşetin altından sızan sarı sıvı eline bulaşır.

Yüzünü buruşturarak torbayı iki eliyle havaya kaldırır.

Loftun demir kapısını kilitler.

Sanayi Mahallesi’nin karanlık, rüzgarlı ara sokağına adım atar.

Sokak köpekleri uzaktaki tamirhane önünde havlar.

Mert elinde damlatan çöp torbasıyla iki yüz metre ötedeki paslı belediye konteynerine yürür.

Paltosunun etekleri çöp poşetine değer.

Torbanın ağzını konteynerin içine hırsla fırlatır: GÜMM!

Ellerine bakar, yapış yapıştır.

Cebinden buruşuk bir ıslak mendil çıkarıp parmaklarını siler.

Telefonunu cebinden çıkarır, ekranı aydınlatır.

Kaan Bey yemek masasından yeni bir hikaye paylaşmıştır.

Fotoğrafta kristal kadehler, Boğaz köprüsünün ışıkları ve lüks bir meze tabağı görünür.

Fotoğrafın altına şu ilham verici manifesto yazılmıştır:

“Büyük hedefler, unvanların ötesine geçen fedakar ruhlarla fethedilir. Biz bir unvan şirketi değiliz. Biz mutfağından sunucusuna kadar her detayı tutkuyla sahiplenen bir aileyiz. #Leadership #StartupGrind #Ownership”

Mert sokak lambasının soluk sarı ışığı altında kalakalır.

Karanlık gökyüzüne uzun uzun bakar.

Kendi kendine acı ve kuru bir kahkaha patlatır.

Koda da bakmıştır, on dokuz litrelik damacanayı da taşımıştır.

Muhasebeyi de tutmuş, kargo kutularını da bantlamıştır.

Ve gecenin zifiri karanlığında çöpü de başarıyla dökmüştür.

Mert artık kesin bir hayat dersini cebine koymuştur:

Bir şirkette “Biz unvanlara inanmayız” deniyorsa, bunun tek bir tercümesi vardır:

Seni tek bir asgari ücretle on ayrı köle gibi kullanacaklar.

  1. Levent metrosuna doğru yorgun adımlarla yürürken Sanayi Mahallesi’nin ayazı yüzünü keser.

Sıradaki Kulis Dosyaları